Ana Sayfa

Risale.mobi

Külliyat'da Ara

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلرَّحْمٰنُ - عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ - خَلَقَ اْلاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

فَنَحْمَدُهُ مُصَلِّينَ عَلٰى نَبِيِّهِ مُحَمَّدٍن الَّذِۤى اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً عَلٰى مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰى يَوْمِ الدِّينِ وَعَلٰى اٰلِهِ عَامَّةً وَاَصْحَابِهِ كَافَّةً.

!اَمَّا بَعْدُ؛ فَاعْلَمْ

اَوَّلاً: اَنَّ مَقْصَدَنَا مِنْ هٰذِهِ اْلاِشَارَاتِ تَفْسِيرُ جُمْلَةٍ مِنْ رُمُوزِ نَظْمِ الْقُرْاٰنِ؛ ِلأَنَّ اْلاِعْجَازَ يَتَجَلّٰى مِنْ نَظْمِهِ. وَمَا اْلاِعْجَازُ الزَّاهِرُ اِلاَّ نَقْشُ النَّظْمِ.

وَثَانِياً: اِنَّ الْمَقَاصِدَ اْلاَسَاسِيَّةَ مِنَ الْقُرْاٰنِ وَعَنَاصِرَهُ اْلاَصْلِيَّةَ اَرْبَعَةٌ: اَلتَّوْحِيدُ وَالنُّبُوَّةُ وَالْحَشْرُ وَالْعَدَالَةُ؛ ِلاَنَّهُ:

لَمَّا كَانَ بَنُو اٰدَمَ كَرَكْبٍ وَقَافِلَةٍ مُتَسَلْسِلَةٍ رَاحِلَةٍ مِنْ أَوْدِيَةِ الْمَاضِى وَبِلاَدِهِ، سَافِرَةٍ فِى صَحْرَاۤءِ الْوُجُودِ وَالْحَيَاةِ، ذَاهِبَةٍ اِلٰى شَوَاهِقِ اْلاِسْتِقْباَلِ، مُتَوَجِّهَةٍ اِلٰى جَنَّاتِهِ، فَتَهْتَزُّ بِهِمُ الْمُنَاسَبَاتُ وَتَتَوَجَّهُ اِلَيْهِمُ الْكَائِنَاتُ. كَأَنَّهُ اَرْسَلَتْ حُكُومَةُ الْخِلْقَةِ فَنَّ الْحِكْمَةِ مُسْتَنْطِقًا وَسَاۤئِلاً مِنْهُمْ بِـ "يَا بَنِى اٰدَمَ! مِنْ أَيْنَ؟ اِلٰى أَيْنَ؟ مَاتَصْنَعُونَ؟ مَنْ سُلْطَانُكُمْ؟ مَنْ خَطِيبُكُمْ؟"

فَبَيْنَمَا الْمُحَاوَرَةُ، اِذْ قَامَ مِنْ بَيْنِ بَنِى اٰدَمَ - كَأَمْثَالِهِ اْلأَمَاثِلُ مِنَ الرُّسُلِ اُولِى الْعَزَاۤئِمِ - سَيِّدُ نَوْعِ الْبَشَرِ مُحَمَّدٌن الْهَاشِمِىِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ بِلِسَانِ الْقُرْاٰنِ:

"اَيُّهَا الْحِكْمَةُ ! نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمَوْجُودَاتِ نَجِئُ بَارِزِينَ مِنْ ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِقُدْرَةِ سُلْطَانِ اْلاَزَلِ، اِلٰى ضِيَاۤءِ الْوُجُودِ.. وَنَحْنُ مَعَاشِرَ بَنِى اٰدَمَ بُعِثْناَ بِصِفَةِ الْمَاْمُورِيَّةِ مُمْتاَزِينَ مِنْ بَيْنِ اِخْوَانِنَا الْمَوْجُودَاتِ بِحَمْلِ اْلاَمَانَةِ.. وَنَحْنُ عَلٰى جَناَحِ السَّفَرِ مِنْ طَرِيقِ الْحَشْرِ اِلَى السَّعَادَةِ اْلاَبَدِيَّةِ، وَنَشْتَغِلُ اْلاٰنَ بِتَدَارُكِ تِلْكَ السَّعَادَةِ وَتَنْمِيَةِ اْلاِسْتِعْدَادَاتِ الَّتِى هِىَ رَاْسُ مَالِنَا.. وَاَناَ سَيُّدُهُمْ وَخَطِيبُهُمْ. فَهَا دُونَكُمْ مَنْشُورِى! وَهُوَ كَلاَمُ ذٰلِكَ السُّلْطَانِ اْلاَزَلِىِّ تَتَـَلأْلأُ عَلَيْهِ سِكَّةُ اْلاِعْجَازِ. وَالْمُجِيبُ عَنْ هٰذِهِ اْلاَسْئِلَةِ الْجَوَابَ الصَّوَابَ لَيْسَ اِلاَّ الْقُرْاٰنُ، ذٰلِكَ الْكِتَابُ..

كَانَ هٰذِهِ اْلاَرْبَعَةُ عَنَاصِرَهُ اْلاَسَاسِيَّةَ.

فَكَمَا تَتَرَاۤءٰى هٰذِهِ الْمَقَاصِدُ اْلاَرْبَعَةُ فِى كُلِّهِ، كَذٰلِكَ قَدْ تَتَجَلّٰى فِى سُورَةٍ سُورَةٍ، بَلْ قَدْ يُلْمَحُ بِهَا فِى كَلاَمٍ كَلاَمٍ، بَلْ قَدْ يُرْمَزُ اِلَيْهَا فِى كَلِمَةٍ كَلِمَةٍ؛ ِلاَنَّ كُلَّ جُزْءٍ فَجُزْءٍ كَالْمِرْاٰةِ لِكُلٍّ فَكُلٍّ مُتَصَاعِداً، كَمَا اَنَّ الْكُلَّ يَتَرَاءٰى فِى جُزْءٍ فَجُزْءٍ مُتَسَلْسِلاً.

وَلِهٰذِهِ النُّكْتَةُ - اَعْنِى اِشْتِرَاكُ الْجُزْءِ مَعَ الْكُلِّ - يُعَرِّفُ الْقُرْاٰنُ الْمُشَخَّصُ كَالْكُلِّىِّ ذِى الْجُزْئِيَّاتِ؟.

Tercümesinin bir hulâsası:

İnsanı halk edip Kur’ân’ı ona talim eden Zât-ı Zülcelâlin Rahmân ismiyle tecellî-yi kübrasına, rahmetin tecelliyatı adedince ona hamd ü senâ ederek ve Seyyidü’l-beşer Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı Rahmeten Lil’âlemîn gönderdiği o Resul-i Ekremine Risaletin semereleri adedince ona, âl ve ashabına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki, onun mu’cize-i kübrası ve hakaik-ı kâinatın remizleri ve işaretleri ile tamamıyla cem edilen Kur’ân-ı Azîmüşşan asırların geçmesi ile dâim, bâkî ve nev-i beşere mürşid, tâ kıyamete kadar beka vermiş. Ve o Resul-i Ekremi onlara Üstad-ı Azam eylemiş.

Emmâ ba’dü biliniz ki: Evvela bu yazacağımız işârât ve nüktelerdeki maksadımız Kur’ân’ın nazmındaki bir kısım remizlerinin tefsiridir. Çünkü, yedi nev’i i’câzın en incesi, fakat kuvvetli ve lâfzî fakat hakikatli i’câz, Kur’ân’ın nazmından tecelli ediyor. Evet, parlak i’câz elbette nazmın nakşından çıkıyor.

Saniyen: Kur’ân’da esas maksatları ve anâsır-ı asliyesi dört hakikattır:

Tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet’tir. Çünkü, vakta kâinat sahrasında benî-Âdem bir acip ve büyük bir kafile ve sair taifeler beraber birbiri arkasında asırlar üstünde geçmiş zamanın derelerinden, şehir ve meşherlerinden sefer edip vücut ve hayat sahrasında yürüyüşüyle istikbalin yüksek dağlarına azimetle oradaki bağlarına gözleri müteveccih olmak cihetiyle hilâfet-i zemine mazhariyet noktasında ve sâir zîhayata tasarrufatı cihetinde rû-yi zeminde ekser eşyanın nev-i beşerle münasebatı iktizasıyla heyecana gelmesinden kâinat dahi onlara yüzlerini çevirip nev-i beşerle ciddi alâkadar oluyor.

Benî-Âdem bir tek tâife iken yüz binler tâifelere karışmasında kâinat zemin gibi onlara netice-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güya hilkat-i kâinat hukümeti, o hukümetin zâbıta memuru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misafir kafileye gönderip ondan sual edip soruyor ki:

“Ey benî-Âdem! Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve herşeye karışıyor ve bazan karıştırıyorsunuz. Sultanınız ve hatibiniz ve reisiniz ve ileri geleniniz kimdir? Tâ bana cevap versin.”

O muhavereler içinde birden kafile-i benî-Âdemden Muhammedü’l-Hâşimî (Sallâllahü Aleyhi Vesellem), emsalleri olan ulülazm peygamberler gibi fenn-i hikmete karşı kalktı. Ve Kur’ân’ın lisanıyla dedi ki:

“Ey müstantık hikmet! Biz mevcudat kafilesi, adem karanlıklarından Sultan-ı Ezelinin kudretiyle çıktık, ziya-yı vücuda girdik. Varlık nurunu bulduk. Herbir tâifemiz bir vazifeye girdik. Ve biz benî-Âdem tâifesi ise, bir emanet-i kübra rütbesi ve hilâfet-i zemin vazifesiyle sâir mevcudat kardeşlerimizin içinde imtiyazlı ve memuriyet sıfatı ile bu meşher-i kâinata gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyya bir vaziyetteyiz ve haşir yolu ile saâdet-i ebediyenin kazanmasının tedariki ile meşgulüz. Ve bizim re’sü’l-mâlimiz olan istidatlarımızın çekirdeklerini sümbüllendirmeye, iman ve Kur’ân’la inkişaf ettirmekle iştigal ediyoruz. İşte o kafilenin reisi ve hatîbi benim. İşte elimdeki bu fermanı; mânevî ve maddî hava, bir tek lisan gibi bütün kâinata o fermanın her kelimesini bir anda milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşur ferman, Ezel ve Ebed Sultanının kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delil-i kat’î, üstünde parlayan sikke-i şahanesi ve turra-i sermediyesine bak, gör, git, söyle.”

Evet, en müşkil, en umumî ve bütün mevcudata sorulan bu üç-dört gayet acip suale tam doğru ve mükemmel cevap veren yalnız ve yalnız Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandır ki; başında 1 ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَرَيْبَ فِيهِ fermanıyla ilân edilmiş.

Madem baştan buraya kadar bir hakikati anladın. Elbette bu hakikatten anlaşılıyor ki, Kur’ân’ın anasır-ı esasiyesi o dört hakikattir. Yani; “tevhid,” “nübüvvet,” “haşir” ve “adalet”tir. İşte bu dört hakikat nasıl ki mecmu-u Kur’ân’da dört rükündür. Öyle de, o dört makasıd çok sûrelerin her birisinde bulunuyorlar. Her bir sûre bir küçük Kur’ân olur. Belki çok cümlelerin içinde de o dört maksada telmihen işaretler var.

Belki bazan bir tek kelimede o dört esasa remizler var. Çünkü, Kur’ân’ın eczaları ve kelime ve âyetleri, mecmuuna karşı birer âyine hükmüne geçer, birbirinden in’ikas eder. Güya Kur’ân müteselsilen âyet ve cümle ve kelimelerine o maksatların nurunu veriyor. Âyinede güneş gibi bazan bir kelime, bir cümle; bir küçük Kur’ân’ı gösterir.

İşte Kur’ân’a mahsus bu nükte, yani cüz, küll gibi aynı maksadı göstermesi maksadıyla Kur’ân müşahhas bir fert olduğu halde, çok efradı bulunan bir küllî gibi ilm-i mantıkça târif edilir. Demek Kur’ân’da bin Kur’ân’lar var ki, şahs-ı küllî olmuş. Hem öyle de lâzım gelir. Çünkü, hadsiz ve gayet muhtelif tâifelere ders olduğu için, aynı derste hadsiz o tâifeler adedince dersler bulunmak lâzım gelir.

Sual: Eğer denilse: Bu dört maksad-ı asliyeyi bize Bismillah ve Elhamdü lillâh cümlesinde göster.

Cevap: Deriz ki: Madem Bismillah Allah’ın abdlerine bir ders olarak nâzil olmuş, elbette söylemek mânâsında olan قُلْ kelimesi Bismillah içinde vardır. İlm i sarf ile, mukadder tâbir edilir. İşte Bismillah’taki قُلْ takdiri, bütün Kur’ân’daki قُلْ , قُلْ (söyle, söyle) lâfızlarının esası ve anası, bu Bismillah’taki قُلْ'dür. Buna binaen قُلْ kelimesinde Risalete işaret olduğu gibi, Bismillah’ta dahi Ulûhiyete remiz var ve بِسْمِ'deki ب'nin takdimi, قُلْ'ün besmelenin âhirinde mukadder olması hasr ve yalnız mânâsını ifade ettiğinden tevhide işaret ediyor. Yani, yalnız Onun ismiyle başla ve medet al. Ve Rahman isminde adaletin nizamına ve rahmetin cilvelerine işaret var. Çünkü, muhtelif, karmakarışık mevcudat, intizamı ile güzelleşmiş. Ve rahmetin cilvelerine mazhar olabilir. Ve Rahîm’de haşre işaret var. Çünkü, mânâsında hem affetmek, hem rahmet ve şefkat etmek ve bu fâni dünyada o dört mânâ hakikati ile umumî bir surette görünmediğinden elbette bir diyar-ı âharda o mânâlar tamamıyla tezahür edebilir. Hem rahmet ve şefkatin hakikati, dirilmemek üzere ölmekle kabil-i tevfik değildir. Demek Rahîm’deki şefkat, parmağını Cennete uzatmış gösteriyor.

Şimdi 2اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ...مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ'e bakınız! اَلْحَمْدُ ِللهِ'da Ulûhiyetin zahir işârâtı var. Çünkü, bütün hamd Allah’a mahsustur. Ulûhiyeti gösterdiği gibi, tevhidi de gösteriyor.

Evet, ِللهِ'deki lâm, ilm-i sarfça bir mânâsı ihtisas ve istihkaktır. اَلْحَمْدُ'deki elif, lâm bir mânâsı istiğrakdır. Demek bütün hamdler Allah’a mahsustur. Demek tevhidi, kat’î ifade ediyor.

3رَبِّ الْعَالَمِينَ lâfzında hem adalete, hem nübüvvete işaret var. Çünkü, on sekiz bin âlemin zerreden ve zerrelerden, sineklerden tut, tâ bin defa zeminden büyük seyyareler ve yıldızlara kadar gayet mükemmel bir muvazene, bir intizam, bir mükemmel terbiye, gayet mükemmel bir adâlet-i kübrayı gösteriyor.

Nübüvvete işareti ise: Madem nev-i beşerin fıtrî kuvvelerine sâir hayvanat gibi had konulmamış, ondan tecavüzat çıkmış. Hem insan; maddî olduğu gibi, mâneviyat cihetinde de bütün kâinatla alâkadar olmasından, hilkat-i kâinattaki hikmet-i âliye-i beşeriyeti, nizam ve intizam altında olan çekirdek hükmünde olan istidadatı, inkişaf ettirmekle emanet-i kübrâ vazifesini yapmak cihetiyle nübüvvet zarurîdir ki: 4رَبِّ الْعَالَمِينَ'deki عَالَمِينَ içindeki yüksek makamını bulabilsin ve halife-i zemîn olup melâikeye rüçhaniyetini gösterebilsin.

Ve 5مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ cümlesi ise, haşri tasrih ediyor. Çünkü, يَوْمِ الدِّينِ yani, din günü ve ceza günü ve mâneviyat günü demek. Nasıl dünya; maddiyat ve maddî harekâtın ve amellerinin günüdür. Elbette o harekâtın neticelerini ve o hizmetlerinin ücretlerini ve o mâneviyatın semeratlarını belki o fâniyat ve zâilâtın bâkî ve daimî eserlerini ve âlem-i misal sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umum o fâniyat ve zâillerin sahife-i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir diye ifade ediyor.

Bismillah, elhamdü lillâh cümleleri gibi Kur’ân’da ekseri yerlerinde böyle dört unsur-u esasiye içinde görünebilir.

Mesela: 6 اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرُ bir sadef gibi bu dört cevahir içindedir. Dikkat etsen görürsün. “Biz sana verdik Kevser’i.” Yani, Zât-ı Zülcelâlin seni nübüvvetle ve maddî-manevî temin-i adâletle müşerref ettiği gibi, Cennette Kevser’i ihsan ediyor.

Ey sâil! Pek uzun hakikati kısa kesip bu üç misali minval ve mekik yap; üstünde o münasebât ve işârâtı dokumaya başla. Biz de şimdi Bismillah’tan başlıyoruz. İzahı, tafsîli Risale-i Nur ve Birinci Söz ve Besmele Lem’asına ve sâir Risale-i Nur’daki Bismillah’ın hakikatlerine dair hüccetlerine havale edip, yalnız nazm itibarıyla küçük bir îma ederiz. Şöyle ki:

Bismillah güneş gibidir. Başkalarını tenvir ettiği gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes ve her dakika ruhlar ona hava ve su gibi muhtaç olduğundan onun hakikatini herkesin ruhu hisseder. Kalb ve hayal bilmese de ehemmiyeti yok. Onun için beyan ve tariften müstağnidir.

Harfler ve cüzlerinden evvela ب'nin fenn-i sarfça bir mânâsı istiânedir. Bir mânâ-yı örfîsi teberrük mânâsı olmasından bu ب'nin merci-i müteallikı kendi mânâsından çıkan اَسْتَعِينُ ve اَتَيَمَّنُ fiillerine bağlanıyor. Veyahut Bismillah’taki perdesinde قُلْ (söyle)’den çıkan اِقْرَاْ (oku) fiiline bakar. Yani: “Ya Rabbi, ben senin isminin yardımıyla ve onun bereketiyle okuyacağım. Her şey senin kudretinle ve icadınla ve tevfîkinle olduğu gibi, yalnız ve yalnız senin isminle başlıyorum.”

Demek Bismillah’tan sonra اِقْرَاْ okumak lâfzı, âhirinde mukadder olmasından hem ihlâs, hem tevhidi ifade eder.

Ama اِسْمِ kelimesi ise: Biliniz ki, Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun bin bir esmasından bir kısmına “Esmâ-i Zâtiye” denilir ki, her cihette, Zât-ı Akdes’i gösterir. Onun adı ve onun ünvanıdır. “Allah, Ehad, Samed, Vâcibü’l-Vücud” gibi çok esmâ var. Bir kısmına da “Esmâ-i Fiiliye” tabir edilir ki, çok nevileri var. Mesela, “Gaffar, Rezzak, Muhyî, Mümît, Mün’im, Muhsin.”

( 72 )( 74 )
Lügatler Dipnotlar Tüm Kitaplar Emirdağ Lâhikası - II  ( 73 )  

Lügatler

Geri

Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
halk etmek : yaratmak
hamd ü senâ : şükretme ve övme
hulâsa : özet
Rahmân : çok merhamet sahibi ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah
rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
Rahmeten Lil’âlemîn : bütün âlemlere rahmet olan; Hz. Muhammed (a.s.m.)
Seyyidü’l-beşer Muhammed : insanlığın efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.)
talim eden : öğreten
tecelliyat : tecelliler, yansımalar
tecellî-yi kübra : büyük yansıma, muazzam tecellî
Zât-ı Zülcelâl : sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Zât, Allah
acip : acayip, şaşırtıcı
adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma; insandaki akıl ve şehvet gibi güçleri ifrat ve tefritten koruyup orta hâl olan doğru yola sevk etme
âl ve ashab : aile fertleri ve yakın dostlar; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) âile bireyleri ve yakın arkadaşları
alâkadar : alâkalı, ilgili
anâsır-ı asliye : temel unsurlar, ana maddeler
azimet : kesin niyet, güçlü irade
bâkî : sürekli, kalıcı
beka : devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk
benî-Âdem : Âdemoğulları, insanlık
cem : bir araya getirme, toplama
dâim : devam eden, devamlı
ekser : çoğunluk
emmâ ba’dü : bundan sonra, asıl meseleye gelince mânâsında olup, söze başlarken kullanılan ifade
esas : asıl, temel
hadsiz : sayısız, sınırsız
hakaik-i kâinat : kâinatın hakikatleri, doğruları ve gerçekleri
hakikat : asıl, esas, doğru, gerçek
haşir : insanın öldükten sonra âhirette diriltilerek muhakeme için Allah’ın huzurunda toplanması
hilâfet-i zemin : yeryüzü halifeliği
i’câz : mu’cize oluş
iktiza : gerektirme
istikbal : gelecek
işârât : işaretler
kafile : grup, topluluk
kıyamet : dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması
Kur’ân-ı Azîmüşşan : büyük şan ve şeref sahibi olan Kur’ân
lâfzî : kelimeyle
mazhariyet : ayna olma, görünme yeri
meşher : sergi yeri
mu’cize-i kübra : en büyük mu’cize
münasebat : ilişkiler, bağlantılar
mürşid : doğru ve hak yolu gösteren
müteveccih : yönelen, yönelik
nakış : işleme, süsleme
nazım : diziliş, tertip
netice-i hilkat-i âlem : âlemin yaratılış gayesi
nev’i : çeşit, tür
nev-i beşer : insan türü, insanlık
nübüvvet : peygamberlik
nükte : ince anlam
remiz : gizli işaret
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
risalet : elçilik, peygamberlik
rû-yi zemin : yeryüzü
sahra : ova, geniş düzlük alan
sair : başka
salât ü selâm : Peygamberimiz için yapılan dua ve niyaz
saniyen : ikinci olarak
sefer etmek : yolculuk etmek
semere : meyve
şükür etme : Allah’ın (c.c.) nimetlerine karşı memnunluk gösterme; Allah’a teşekkür etme
taife : grup, topluluk
tasarrufat : dilediği gibi kullanma ve idare etme
tecelli : görünme, yansıma
tefsir : açıklama, yorum; Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap
tevhid : birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu gösterme
Üstad-ı Azam : en büyük üstad, en büyük öğretici; Hz. Muhammed (a.s.m.)
vakta : ne zaman
vücut : var olma
zemin : yer
zîhayat : canlı
acip : acayip, şaşırtıcı
adem : yokluk
benî-Âdem : Âdemoğlu, insanlık
delil-i kat’î : kesin delil
emanet-i kübra : büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği başta “benlik” duygusu olmak üzere İlâhî görevler, yükümlülükler
emir : iş
emsal : benzerler
Ezel ve Ebed Sultanı : başlangıç ve sonu olmayan, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah
fenn-i hikmet : felsefe ilmi
ferman : buyruk, emir
haşir : insanın öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanması ve hesaba çekilmesi
hatîb : hitap eden, topluluğa karşı konuşan
hatip : hitap eden, konuşan
hikmet : felsefe; insan düşüncesi
hilâfet-i zemin : yeryüzü halifeliği
hilkat-i kâinat : kâinatın, evrenin yaratılışı
hüküm : yargı, karar
imtiyazlı : ayrıcalıklı
inkişaf : açığa çıkma, açılma
istidat : kàbiliyet, yetenek
iştigal etme : meşgul olma, uğraşma
kafile : grup, topluluk
kafile-i benî-Âdem : insanlık topluluğu
kâinat : evren
kelâm : ifade, söz
kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
menşur : neşrolunmuş, dağıtılmış, yayılmış, herkese ilân edilmiş
meşher-i kâinat : kâinatın en büyük sergisi
mevcudat : varlıklar
Muhammedü’l-Hâşimî : Haşimoğulları soyundan gelen Hz. Muhammed
muhavere : röportaj; karşılıklı konuşma
müheyya : hazırlanmış
müstantık : mahkemede ilk ifadeyi alan, ilk soruşturma tahkikatı açan hâkim, sorgu hâkimi
müşkil : zor
re’sü’l-mâl : ana para, sermâye
reis : başkan
rütbe : basamak, derece
saâdet-i ebediye : sonu olmayan sonsuz mutluluk
sâir : diğer, başka
Sallâllahü Aleyhi Vesellem : Allah Peygamberimize salât ve selâm eylesin
sikke-i şahane : şahane sikke, işaret
Sultan-ı Ezelî : hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan, sonsuz olan Sultan Allah
tâife : grup, topluluk
tedarik : elde etme
turra-i sermediye : ebediyen silinmeyecek ilâhî turra, damga
ulülazm peygamberler : azamet, ciddiyet, sabır ve sebat sahibi büyük peygamberler; Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. İsa, ve peygamberimiz Hz. Muhammed’e verilen sıfat
umumî : bütün
vaziyet : durum, hâl
zâbıta : güvenlik güçleri
ziya-yı vücud : varlık ışığı
abd : kul
adalet : hak sahibine hakkını verme; ifrat ve tefritten uzak olan dinin gösterdiği doğru yol, dengeli yol
anasır-ı esasiye : esas unsurlar, temel elementler
cüz : parça, kısım
ecza : bir bütünü oluşturan parçalar, kısımlar
efrad : birey
elhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”
esas : husus
ferman : buyruk, emir
hadsiz : sayısız, sınırsız
hakikat : asıl, esas, doğru, gerçek
haşir : insanın öldükten sonra âhirette diriltilerek muhakeme için Allah’ın huzurunda toplanması
hüküm : yargı, karar
ilm-i mantık : mantık ilmi
İlm-i sarf : gramer ilmi, dilbilgisi
in’ikas etmek : yansımak
Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan : açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim
küll : bütün, genel
küllî : tür, cins
mahsus : has, özel
makasıd : maksatlar, gayeler
maksad-ı asliye : asıl maksad, temel gaye
mecmu : bütün, genel
mecmu-u Kur’ân : Kur’ân’ın tamamı
muhtelif : çeşitli
mukadder : takdir olunmuş, belirlenmiş
müşahhas : somut, maddî varlığa sahip
müteselsilen : zincirleme bir şekilde
nâzil olmak : inmek
nübüvvet : peygamberlik
nükte : ince anlamlı söz
remiz : gizli işaret
rükün : esas, şart
sûre : Kur’ân-ı Kerimin ayrıldığı 114 bölümden her biri
şahs-ı küllî : ferdlerde bulunan farklı özellikleri kendinde toplayan şahıs, ferd, kişi
tâbir : ifade, adlandırma
tâife : grup, topluluk
takdir : takdir edilme, belirtilme; cümle içinde olmayan, ancak var olduğu kabul edilen şey; gizli kelime veya harf
telmihen : telmih yoluyla, imâlı olarak
tevhid : birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu gösterme
âhir : son
binaen : dayanarak
cilve : görüntü, yansıma
diyar-ı âhar : başka memleket
esas : asıl, temel
fâni : geçici olan, ölümlü
hakikat : asıl, esas, doğru, gerçek
hamd : övgü ve şükür
hasr : yöneltme, özgü kılma
haşir : insanın öldükten sonra âhirette yeniden diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanması ve hesaba çekilmesi
ihtisas : bir şeye mahsus olma, özgü ve ait olma
ilm-i sarf : gramer ilmi, dilbilgisi
intizam : disiplin, düzen
istiğrak : Arapçada elif, lâm harfleri bir ismin başına geldiğinde, bazan o ismin delâlet edip gösterdiği bütün fertleri ve mânâları kaplayacak şekilde genellik kazandırması; “hep...”, “bütün...” gibi anlam ifade etmesi
istihkak : lâyık olma, hak etme
işârât : işaretler
kabil-i tevfik : bağdaşması, uyuşması mümkün
kat’î : kesin
lâfız : ifade, kelime
lâm : Arap alfabesinde yer alan bir harf
mahsus : has, özel
mazhar : ayna olma, üzerinde yansıtma
medet : yardım
mevcudat : varlıklar
muhtelif : çeşitli
mukadder : takdir olunmuş, belirlenmiş
nizam : düzen
nübüvvet : peygamberlik
Rahîm : her bir varlıkta merhamet ve şefkati tecelli eden Allah
Rahmân : çok merhamet sahibi ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet
remiz : ince ve gizli işaret
risalet : elçilik, peygamberlik
suret : biçim, görünüş
takdim : öne alınma
tevhid : birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olması
tezahür : belirme, görünme
Ulûhiyet : ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma; Cenâb-ı Allah’ın ilahlığı
umumî : bütün
zahir : açık
adâlet-i kübra : bütün hak sahiplerine haklarının verildiği ve bütün haksızlardan hesap sorulduğu büyük adâlet
alâkadar : alâkalı, ilgili
âlem-i misal : bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
amel etme : uyma, yerine getirme
bâkî : sürekli, kalıcı
cevahir : cevherler
daimî : devamlı, sürekli
ekser : çoğunluk
elhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”
:
emanet-i kübra : büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler
fâniyat : fâni, geçici şeyler
fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen
had : sınır, çizgi
halife-i zemîn : yeryüzünün halifesi
harekât : hareketler
haşir : insanın öldükten sonra âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanması ve hesaba çekilmesi
hikmet-i âliye-i beşeriyet : insanlığın yüksek hikmeti, gayesi
hilkat-i kâinat : kâinatın, evrenin yaratılışı
inkişaf ettirme : geliştirme, açığa çıkarma
intizam : disiplin, düzen
istidadat : istidatlar, kàbiliyetler
kâinat : evren
kuvve : duygu, güç
maddiyat : maddi şeyler
makam : konu, konum
mâneviyat : mânevî âleme ait olan şeyler
melâike : melekler
muvazene : ölçü ve denge
neşretmek : yaymak
nev-i beşer : insan türü, insanlık
nizam : düzen
nübüvvet : peygamberlik
rüçhaniyet : üstünlük
sadef : inci kabuğu
sahife-i amel : amellerin yazıldığı sayfa
sâir : diğer, başka
semerat : meyveler, neticeler
seyyare : gezegen
tasrih : açıkça ifade etme
tecavüzat : tecavüzler, saldırılar
terbiye : belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma
umum : bütün
unsur-u esasiye : temel unsur, ana maksat
zâil : gelip geçici
zâilât : yok olanlar, kaybolup gidenler
zarurî : zorunlu, gerekli
zemin : yeryüzü, dünya
zerre : atom, çok küçük parça
âhir : son
beyan : açıklama, anlatım
cüz : parça, kısım
esma : Allah’ın isimleri
Esmâ-i Zâtiye : Cenâb-ı Hakka ait zâtî, özel isimler
fenn-i sarf : gramer ilmi, kelime bilgisi
hakikat : asıl, esas, doğru, gerçek
havale etmek : göndermek
hüccet : güçlü delil
icad etmek : var etmek, yaratmak
ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
ihsan : bağış, ikram
îma : çok ince işaret
istiâne : yardım dileme
işârât : işaretler
Kevser : Cennette bulunan bir havuz
kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
lâfız : ifade, kelime
mânâ-yı örfî : bilinen, alışılan mânâ
mekik : gidip gelme
merci-i müteallik : ilgili makam
minval : hareket tarzı, davranış, usul
misal : örnek
mukadder : cümle içinde olmayan, ancak var olduğu kabul edilmiş şey; gizli kelime veya harf
müstağni : ihtiyaç duymayan, muhtaç olmayan
müşerref : şereflenmiş, üstün kılınmış
nazm : diziliş, tertip
nübüvvet : peygamberlik
Rab : bütün varlıkları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
sâil : soru soran
sâir : diğer, başka
tafsîl : ayrıntı
teberrük : bereket vesilesi
temin-i adalet : adalet sağlama, gerçekleştirme
tenvir : aydınlatma
tevfîk : Cenâb-ı Hakkın kuluna yardım etmesi
tevhid : birleme, her şeyi bir olan Allah’a ait kılma
Zât-ı Akdes : bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Zât, Allah
Zât-ı Vâcibü’l-Vücud : varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Zât, Allah
Zât-ı Zülcelâl : haşmet ve heybet sahibi olan Zât, Allah

Geri

Dipnotlar

Geri

1 : Şu kitap ki, onda asla şüphe yoktur.” Bakara Sûresi, 2:1.
2 : “Her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O hesap gününün sahibidir.” Fâtiha Sûresi, 1:2, 4.
3 : “Âlemlerin Rabbi.” Fâtiha Sûresi, 1:2.
4 : “Âlemlerin Rabbi.” Fâtiha Sûresi, 1:2.
5 : “O hesap gününün sahibidir.” Fâtiha Sûresi, 1:4.
6 : Kevser Sûresi, 108:1.

Geri