Ana Sayfa

Risale.mobi

Külliyat'da Ara

2وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَداً دَاۤئِمًا 3

Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim; Evvelâ: Medresetü’z-Zehra erkânlarının arzularıyla verilen bir dersin bir hülâsasını sizlere de söylemeyi münasip gördük. O dersin mevzuu da, umum kâinat mevcudatı hesabına Mirac gecesinde, Fahr-i Kâinat ve Netice-i Hilkat-i Âlem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, huzur-u İlâhîde nev-i beşerin, belki umum zîhayat, belki umum mahlûkat namına, selâm yerinde,

4اَلتَّحِيَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ الصَّلَوَاتُ الطَّيِّبَاتُ ِللهِ demesi; ve içinde bir küllî mânâ bulunduğundan bütün ümmet hergün çok defa namazlarında zikretmesi ile; ve ehl-i iman içinde, herbir mertebe sahibinin bir hissesi içinde bulunduğu; ve bundan evvel Hüve Nüktesinin haşiyesinde, radyo vasıtasıyla hava unsurunun harika mu’cizât-ı kudreti göstermesi cihetinde kalbe ihtar edildi ki: “Bir ehl-i iman, ebedî bir saadette, dünya kadar bir mülk-ü bâkiyi netice verecek bu kısacık ömr-ü dünyevîde ettiği ibadette bir küllî ibadet, âdetâ kendi hususî dünyasıyla beraber ibadet etmiş gibi, kendi hususî dünyası kadar bir mükâfat alacağı işârât-ı Kur’âniyeden anlaşılır” diye, Hüccetü’z-Zehra’nın ikinci makamında, ilm-i İlâhî mebhasinde 5اَلتَّحِيَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ ilâ âhire’nin küllî mânâları ruhuma gelip, öylece teşehhüdde; 6اَلتَّحِيَّاتُ derken, birden hayalime hususî dünyamın dört unsuru olan toprak, su, hava, nur unsurları dört küllî dil oldular. Herbir dil, milyarlar, hattâ trilyonlar, katrilyonlar adedince 7اَلتَّحِيَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ الصَّلَوَاتُ الطَّيِّبَاتُ ِللهِ kelimelerini lisan-ı hal ile söylüyorlar; hayalen gördüm.

Bu unsurlardan “toprak” unsuru bir dil olarak, bütün zîhayatların herbiri bir kelime-i zîhayat olup اَلتَّحِيَّاتُ derler. Çünkü herbir avuç toprak ekser nebatata saksılık edebilir ve menşe olabilir bir vaziyettedir. O halde, herbir avuç toprakta, ya bütün beşerin meydana getirdikleri bütün fabrikaların adedince mânevî küçücük mikyasta fabrikalar herbir avuç toprakta bulunacak. Bu ise hadsiz derecede imkânsız... Veyahut bir Kadîr-i Mutlakın hadsiz kudreti, nihayetsiz ilmi ve iradesiyle olacak. Demek toprak unsuru, bütün eczasıyla ve zerratıyla bu mazhariyet için hadsiz اَلطَّيِّبَاتُ ِللهِ der. Yani, ezelden ebede kadar bütün zîhayatların hayat hediyeleri Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda hastır.

Sonra herkesin hususî dünyasındaki gibi, benim de hususî dünyamın ikinci unsuru olan “su” unsuru dahi, küllî bir lisan olarak bütün zerratıyla, hususan zîhayatların menşelerine ve yaşamalarına hizmetleri noktalarında, trilyonlar, katrilyonlar adedince اَلْمُبَارَكَاتُ kelime-i mübarekesini lisan-ı hal ile kâinatta neşrediyor. Çünkü, suyun katrelerinin gördüğü vazifeler, hususan nutfelerin ve çekirdeklerin ve tohumların intibahında ve uyanıp vazife-i fıtriyelerine mazhar olmakta ve gayet acip ve güzel ve harika o küçücük mahlûkların ve yavruların büyük ve gayet intizamlı ve mükemmel vazifelere mazhariyetlerini bütün zîşuura tebrik ile “Bârekâllah” dediren ve hadsiz “Bârekâllah, mâşaallah” dedirmeye vesile olmaya lâyık olan o mübareklerin o vaziyetleri, o su unsurunun herbir zerresinin binler Eflâtun kadar ilmi ve binler Hakîm-i Lokman kadar hikmeti ve iradesi bulunmak lâzımdır. Bu ise, suyun zerratı adedince muhaldir. Öyleyse, bir Kadîr-i Zülcelâlin ve bir Rahmân-ı Rahîmin hadsiz kudret ve rahmet ve hikmet ve iradesiyle o mübareklerin, o hadsiz mu’cizâta mazhariyetleri cihetinde bütün o mübarekler adedince اَلْمُبَارَكَاتُ ِللهِ kelimesini külliyetiyle söylediklerinden, bütün mahlûkat namına, Miraç gecesinde, Netice-i Hilkat-i Âlem olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, اَلْمُبَارَكَاتُ ِللهِ demiş. Yani, bütün bu medar-ı tebrik ve mâşaallah ve barekâllah dediren bütün hâletler ve san’atlar Zat-ı Zülcelâlin kudretine mahsus olduğundan, bütün o hadsiz اَلْمُبَارَكَاتُ ِللهِ ları Cenâb-ı Hakka huzuru ile hediye ediyor.

Sonra, herkesin hususî dünyasındaki “hava” unsuru dahi bir hüve kadar, herbir avuç havadaki herbir zerre, mazhar oldukları santrallık, âhize ve nâkılelik vazifeleri içinde bütün duaları ve salavatları ve ricaları ve ibadetleri ifade eden اَلصَّلَوَاتُ ِللهِ cümlesini lisan-ı halleriyle dedikleri için, hava unsuru küllî bir lisan olarak o hadsiz kelimatlarını katrilyonlar, belki kentrilyonlar adedince söyleyerek Sânilerine, Hâlıklarına takdim ettiklerinden, onların namlarına o küllî mânâ ile Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Cenâb-ı Hakka اَلصَّلَوَاتُ ِللهِ diye takdim etmiştir. Yani, “Bütün dualar ve ihtiyaçtan gelen ricalar ve nimetten çıkan şükürler ve ibadetler ve namazlar, Hâlık-ı Külli Şeye mahsustur.”

Çünkü Hüve Nüktesinin haşiyesinde denildiği gibi, ya, hüve kadar bir avuç havanın herbir zerresi, umum dilleri bilecek ve söyleyenlerin yerlerini görecek ve yakın uzak herşeyi işitecek ve her şiveyi ve her harfin tarzını tam bilecek ve çok işleri beraber, şaşırmadan görecek bir kudret-i mutlaka ve irade-i tâmmeye mâlik olacak. Bu ise hava zerreleri adedince muhal olmasından, elbette ve elbette şüphesiz ve kat’î bir zaruretle, o zerrelerin herbiri, Sâni-i Hakîmi bütün sıfâtıyla gösterip şehadet eder. Âdeta küçük bir mikyasta, âlemin büyük şehadeti kadar şehadetleri vardır.

Demek zerrat-ı havaiye adedince salâvatları ifade eden, Mirac-ı Ahmedîde Aleyhissalâtü Vesselâm اَلصَّلَوَاتُ ِللهِ denilmiştir.

Sonra اَلطَّيِّبَاتُ kelime-i tayyibe söylendiği vakit, birden “nar” ile “nur” unsuru, yani hararetli ve hararetsiz maddî ve mânevî nur unsuru bir küllî dil olarak, hadsiz ve nihayetsiz bir surette lisan-ı hal ile, hadsiz dillerle اَلطَّيِّبَاتُ ِللهِ diyor.

Yani, bütün güzel sözler, güzel mânâlar, harika güzel cemaller ve bütün kâinatın yüzünde cemalleri görünen ezelî Esma-i Hüsnânın cilveleri ve başta enbiyalar, evliyalar, asfiyalar olarak bütün ehl-i imanın imanları ile kâinatın ve mahlûkatın görünen güzellikleri ve ehl-i imanın imanlarından neş’et eden güzel sözler, hamdler, şükürler, tevhidler, tehliller, tesbihler, tekbirler 8إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ sırrı ile Arş-ı Âzam tarafına giden o kelimat-ı tayyibeleri ve dünyanın üç adet yüzünden gayet güzel olan esmâ-i İlâhiyeye âyinelik eden birinci yüzündeki hadsiz güzellikler, tayyibeler; ve dünyanın âhiret tarlası olan ikinci yüzündeki hadsiz hasenatlar, hayırlar ve mânevî meyveler ve güzellikler, tamamıyla, Ezel-Ebed Sultanı Kadîr-i Zülcelâle mahsustur diye, nar ve nur unsurunun bu küllî diliyle bu küllî ubudiyeti, Mâbud-u Zülcelâle takdim etmek mânâsında olarak, Fahr-i Kâinat Aleyhissalâtü Vesselâm, umum mahlûkat hesabına اَلطَّيِّبَاتُ ِللهِ demiş. Çünkü maddî ve mânevî nur unsuru, mazhar oldukları vazifelerinin umumu hem beraber, hem ayrı ayrı Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda işaret ve şehadet ettikleri milyarlar nümuneleri var.

Evet, nur ve nar unsuru toprak, hava ve mâ unsurları gibi gayet kat’î ve bedihî ve zarurî bir surette o nümunelerle gösteriyor ki, bütün esbap yalnız bir perdedir. Bütün icatlar ve tesirler Zât-ı Kadîr-i Zülcelâlindir. Çünkü, nur, aynen vücut ve hayat gibi, kudret-i İlâhiyenin perdesiz, bizzat mübaşeretine lâyık olmasından, esbab-ı zahirî hiçbir cihette perde olmadığından, vâhidiyet içinde ehadiyeti gösterir. Gayet cüz’î ve küçük bir vazifede, küllî ve geniş bir delil-i ehadiyete işaret eder ki, Hüve Nüktesi haşiyeleriyle bunu gayet kısaca ispat ediyor. İşte milyarlar nümunelerinden iki küçük nümunesinden:

Birisi: Mânevî nurun, ilim sûretinde beşerin kafasında cilvesinin bir cüz’îsi, tırnak kadar kuvve-i hafızaya malik bir adamın kafasında, doksan kitabın kelimatı yazılmış. Ve üç ayda, her günde üç saat meşgul olarak, hafızasının sahifesinin yalnız o kısmını ancak tamam edebilmiş. Aynı adam, seksen sene ömründe gördüğü ve işittiği ve merakını tahrik eden ve ona hoş gelen mânâları ve kelimeleri ve suretleri ve savtları, o tırnak kadar kuvve-i hafızanın sahifesinde, istediği vakitte müracaat edip bir büyük kütüphane kadar bütün mahfuzatının aynı şeylerini orada bütün istediklerini mevcut ve muntazam yazılmış ve dizilmiş görüyor.

İşte bu tırnak kadar kuvve-i hafızanın, bahr-i umman gibi bir vüs’ati ve güneş gibi bir ihatalı nuru ve bir ziya-yı mânevîsi ve zemin yüzü kadar geniş sahifeleri olmazsa bu hal olamaz. Bu ise yüz binler derece muhal muhal içinde ve imkânsız olduğundan, elbette ve elbette bu küçücük tırnak kadar hafıza, Levh-i Mahfuz bir sahife-i kader ve kudreti olan Alîm-i Mutlakın, ilim ve hikmet ve kudretiyle, o Levh-i Mahfuzun bir nümunesini beşerin kafasında halk eylemesine kudsî bir şehadet eder.

İkinci cüz’î ve küçücük bir nümunesi: Elektriktir. Bir adam, elektrik lâmbasının acip vaziyetini tetkik etmiş. Bakıyor ki, yüzer düğmelerdeki ve merkezlerdeki ve demir ve ip tellerdeki zerreler ve maddeler camid, şuursuz, hareketsiz oldukları halde, yalnız gayet cüz’î bir temas neticesinde, on kilometre yeri dolduran karanlık derhal gider ve yerini, yarım saniyede dolduran bir nur vücuda gelir. Bu gözle görünen karanlığın birden kaybolması ve yine gözle görünen o zulmet kadar nurun vücuda gelmesi elbette bir hayal değil.

Ya o temas eden camid, şuursuz zerreler, hadsiz bir kuvveti ve bir nuru kendilerinde taşımakla beraber, birden yüz kilometre yerlere elini uzatıp, karanlığı süpürüp, temizleyip nurları dolduracak. Bu ise bütün şeytanlar ve dinsizler, maddiyunlar toplansalar, bunu bir sofestaîye de kabul ettiremezler. HAŞİYE

Veyahut bütün kâinata hükmü geçen ve bütün nurlar, onun Nur isminden feyz alan ve Nure’n-Nur ve Hâlıka’n-Nur ve Müdebbire’n-Nur olan Kadîr-i Zülcelâlin ve Allâmü’l-Guyûbun ve Alîm-i Mutlakın kudretiyle ve hikmetiyle olacak. İşte bu iki nümuneye kıyasen hadsiz nümuneler var.

İşte اَلطَّيِّبَاتُ ِللهِ bütün kâinattaki nurları, güzellikleri, tayyibeleri ve kelimat-ı tayyibeleri ve hayırları ve kemâlâtları Zât-ı Zülcelâle nur unsuru diliyle kâinat takdim ettiği gibi, netice-i hilkat-i kâinat ve sebeb-i hilkat-i âlem olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi, namlarına mebus olduğu kâinattaki bütün mevcudat hesabına, Miraa gecesinde o küllî mânâ ile اَلطَّيِّبَاتُ ِللهِ demiş.

Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm biadedi zerrâti’l-enâm) bu dört kelimât-ı cemileyi selâm yerinde söyledikten sonra -Risâle-i Nur’da izah edildiği gibi- Cenâb-ı Hak 9 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ demesiyle, bütün ümmeti öyle diyeceklerine işaret ve mânevî emir ve ferman ve kabul hükmünde mukabele etmiş.

Birden Peygamber 10 اَلسَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللهِ الصَّالِحِينَ demekle, o kudsî selâmı hem kendine, hem ümmetine, hem bütün kendinden evvelki emsallerine tamim edip, küllî ve umumî bir selâm suretinde gösterip, bütün mahlûkatın meb’usu olması noktasında onlara da o selâmı teşmil etmiş.

Ümmeti ise her namazda اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ demeleri, o selâm-ı İlâhîdeki emir ve fermana bir imtisaldir. Hem ona karşı biat etmektir. Ve hergün biatını, yani memuriyetini kabul ve getirdiği fermanlara itaatlerini tecdit ve tazelemektir. Hem, risaletini bir tebriktir. Hem, umum âlem-i İslâm hergün bu kelime ile onun getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkürdür.

Evet, her insan, kendi vücudunun mahvolmasıyla müteellim olduğu gibi, hanesinin harap olmasıyla da elem çekiyor. Ve vatanının bozulmasıyla gayet müteessir oluyor. Ahbabının firak ve vefatıyla derinden derine kalbi acıyor. Dünya kadar büyük, has ve hususî dünyasının zeval ve firak ve âhirde tamamen mahvolmasını düşünmesi, mânevî bir cehennem gibi ruhunu ve vicdanını yandırıyor.

İşte, aklı başında herbir adam ruhsuz, kalbsiz, akılsız olmamak şartıyla bilecek ki, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmın Mirac gecesinde gözüyle gördüğü saadet-i ebediyenin müjdesini ve ehl-i imanın Cennetteki hayat-ı bakiyesinin beşaretini ve insanın alâkadar olduğu sevdiklerinin mahvolmadıklarını ve onların zevallerinden sonra yine görüşmelerinin muhakkak olacağının gayet sürurlu, mânevî hediyesine karşı umum âlem-i İslâm hergün çok defa 11اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ dediği gibi, onun da getirdiği hediye-i mâneviyesiyle, hem kâinat sahifeleri ve tabakaları mektubat-ı Samedaniye olmasına, hem mahlûkatın hakikî kıymetleri ve kemalâtları onun risaletiyle tezahür etmesine mukabil, bütün mahlûkat mânen اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ bu mezkûr hakikatin lisanıyla derler.

Ve ümmet mabeyninde şeâir-i İslâmiyeden olan birbirine اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ demeleri sünnet olması, bu büyük hakikatin şuaı olmasındandır.

12 اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
• • •

( 82 )( 84 )
Lügatler Dipnotlar Tüm Kitaplar Emirdağ Lâhikası - II  ( 83 )  

Lügatler

Geri

beşer : insan
acip : acayip, tuhaf
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
bârekâllah : Allah hayırlı ve mübarek kılsın anlamında, beğeniyi ifade etmek için kullanılan bir söz
ebed : sonsuzluk
ezel : başlangıcı olmayan sonsuzluk
hadsiz : sayısız, sınırsız
hâlet : durum, hâl
has : özel
hikmet : fayda ve gayeleri gösteren; her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sıfat; her şeyin fayda ve gayelerini bildiren ilim
hususan : bilhassa, özellikle
hususî : özel
intibah : uyanma
intizamlı : düzenli
irade : seçme, isteme
Kadîr-i Zülcelâl : kudreti her şeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah
kâinat : evren
katre : damla
kelime-i mübareke : mübarek kelime
kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
küllî : bir türün bütün fertlerini içine alan, kapsamlı
külliyet : bütünlük, kapsamlılık
lisan-ı hâl : hâl dili
mahlûk : yaratık
mahlûkat : yaratılmışlar
mâşaallah : Allah dilemiş ve ne güzel yapmış mânâsına gelen ve beğeniyi ifade etmek için kullanılan bir söz
mazhar olmak : erişmek, nail olmak
mazhariyet : ayna olma, üzerinde yansıtıp gösterme hâli
medar-ı tebrik : tebrik sebebi
menşe : kaynak, asıl, kök
Miraç : Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk
mu’cizât : mu’cizeler
muhal : imkânsız, akıl dışı
neşretmek : yaymak, dağıtmak
Netice-i Hilkat-i Âlem : âlemin yaratılış gayesi
nutfe : meni, sperm; insan ve hayvan tohumu
Rahmân-ı Rahîm : rahmeti ve merhameti her şeyi kuşatan ve herbir varlığa hususî rahmet ve merhamet tecellîsi olan Allah
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet
unsur : madde
vazife-i fıtriye : yaratılıştan gelen görev
vaziyet : durum
Zât-ı Vâcibü’l-Vücud : varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Zât, Allah
zerrat : zerreler, atomlar
zerre : atom, en küçük madde parçası
zîhayat : canlı
zîşuur : akıl ve şuur sahibi
acip : acayip, tuhaf
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
bârekâllah : Allah hayırlı ve mübarek kılsın anlamında, beğeniyi ifade etmek için kullanılan bir söz
ebed : sonsuzluk
ezel : başlangıcı olmayan sonsuzluk
hadsiz : sayısız, sınırsız
hâlet : durum, hâl
has : özel
hikmet : fayda ve gayeleri gösteren; her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sıfat; her şeyin fayda ve gayelerini bildiren ilim
hususan : bilhassa, özellikle
hususî : özel
intibah : uyanma
intizamlı : düzenli
irade : seçme, isteme
Kadîr-i Zülcelâl : kudreti her şeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah
kâinat : evren
katre : damla
kelime-i mübareke : mübarek kelime
kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
küllî : bir türün bütün fertlerini içine alan, kapsamlı
külliyet : bütünlük, kapsamlılık
lisan-ı hâl : hâl dili
mahlûk : yaratık
mahlûkat : yaratılmışlar
mâşaallah : Allah dilemiş ve ne güzel yapmış mânâsına gelen ve beğeniyi ifade etmek için kullanılan bir söz
mazhar olmak : erişmek, nail olmak
mazhariyet : ayna olma, üzerinde yansıtıp gösterme hâli
medar-ı tebrik : tebrik sebebi
menşe : kaynak, asıl, kök
Miraç : Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükseldiği ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk
mu’cizât : mu’cizeler
muhal : imkânsız, akıl dışı
neşretmek : yaymak, dağıtmak
Netice-i Hilkat-i Âlem : âlemin yaratılış gayesi
nutfe : meni, sperm; insan ve hayvan tohumu
Rahmân-ı Rahîm : rahmeti ve merhameti her şeyi kuşatan ve herbir varlığa hususî rahmet ve merhamet tecellîsi olan Allah
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet
unsur : madde
âhize : alıcı
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
Cenâb-ı Hak : Hakkın tâ kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
hadsiz : sayısız, sınırsız
Hâlık : her şeyi yaratan Allah
Hâlık-ı Külli Şey : her şeyin yaratıcısı olan Allah
haşiye : dipnot, açıklayıcı söz
hususî : özel
hüve kadar : “hû” derken çıkan hava kadar
Hüve Nüktesi : On Üçüncü Sözün son kısmında yer alan bir bölüm
irade-i tâmme : tam ve eksiksiz irade, Allah’ın iradesi
kat’î : kesin
kelimat : kelimeler
kelime-i tayyibe : güzel ve hoş söz
kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
kudret-i mutlaka : sınırsız güç ve iktidar
küllî : türün bütün ferdlerini içine alan, kapsamlı
lisan-ı hal : hâl dili
mahsus : has, özel
mâlik : sahip
mazhar olma : nail olma; ayna olma
mikyas : ölçü
Mirac-ı Ahmedî : Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükseldiği ve bütün mânevî âlemleri gezdiği yolculuk
muhal : olması imkânsız
nâkil : ileten, verici
nar : ateş
nimet : iyilik, ihsan
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
salâvat : Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duaları
Sâni : her şeyi san’atla yaratan Allah
Sâni-i Hakîm : her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah
şehadet : şahitlik, tanıklık
şükür : teşekkür etme, minnet duyma
âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
Arş-ı Âzam : Allah’ın egemenlik ve yüceliğinin tecellî ettiği yer
asfiya : hem âlim, hem velî olan büyük zâtlar
bedihî : açık, aşikâr
cemâl : güzellik
cilve : görüntü, yansıma
ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inananlar, mü’minler
enbiya : nebiler, peygamberler
esbap : sebepler
Esmâ-i Hüsnâ : Allah’ın en güzel isimleri
esmâ-i İlâhiye : Allah’ın isimleri
evliya : Allah dostları, veliler
Ezel Ebed Sultanı : varlığının başlangıcı ve sonu olmayan sonsuz kudret ve hâkimiyet sahibi Sultan, Allah
ezelî : başlangıcı olmayan, sonsuz
Fahr-i Kâinat : kâinatın övüncü; kâinatın övündüğü zât olan Peygamberimiz (a.s.m.)
hadsiz : sayısız, sınırsız
hamd : minnet, övgü ve şükür
hasenat : iyilikler, güzellikler
Kadîr-i Zülcelâl : kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah
kâinat : evren
kat’î : kesin
kelimât-ı tayyibe : güzel kelimeler
küllî : evrensel, kapsamlı, genel
lisan-ı hal : hâl dili
: su
Mâbud-u Zülcelâl : azamet, büyüklük sahibi olan Allah
mahlûkat : yaratılmışlar
mahsus : has, özel
mazhar olma : nail olma; ayna olma, yansıma, üzerinde gösterme
nar : ateş
neş’et eden : doğan, ortaya çıkan
nihayetsiz : sınırsız, sonsuz
nümune : örnek, misâl
şehadet : şahitlik, tanıklık
şükür : nimeti veren Allah’a karşı minnet duymak, teşekkür etmek
tayyibe : iyi, güzel, hoş iş ve hareket
tehlil : “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” mânâsındaki “lâ ilâhe illallah” sözünü söyleme
tekbir : “Allah en büyüktür” mânâsında “Allahu Ekber” demek
tesbih : Allah’ı her türlü noksan ve kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
tevhid : birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunun bilinmesi
ubudiyet : Allah’a kulluk
umum : bütün
unsur : varlıkları oluşturan temel madde
zarurî : zorunlu, gerekli
Zat-ı Vâcibü’l-Vücud : varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan zât, Cenâb-ı Allah
acip : acayip, şaşırtıcı
Alîm-i Mutlak : bilgisi her şeyi kuşatan, sınırsız ilim sahibi olan Allah
bahr-i umman : derya, okyanus
beşer : insan
bizzat : kendisi, doğrudan
camid : cansız, katı
cilve : görüntü, yansıma
cüz’î : küçük, ferdî
delil-i ehadiyet : Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesinin delili
ehadiyet : Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi
esbab-ı zahirî : görünürdeki sebepler
halk : yaratma
haşiye : dipnot, açıklayıcı söz
hikmet : Allah’ın her şeyi bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı
Hüve Nüktesi : On Üçüncü Sözden bir bölüm
icad : var etme, ortaya çıkarma
ihatalı : kuşatıcı, kapsamlı
kelimat : kelimeler
kudret : Allah’ın güç ve iktidarı
kudret-i İlâhiye : Allah’ın güç ve iktidarı
kudsî : her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal
kuvve-i hafıza : bellek, hafıza duyusu
küllî : evrensel, kapsamlı
Levh-i Mahfuz : her şeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı manevî kader levhası
mahfuzat : hafızada olanlar
mâlik : sahip
muhal : bâtıl, olması imkânsız olan
muntazam : düzenli, intizamlı
mübaşeret : temas etme, meşgul olma
nümune : örnek, misâl
sahife-i kader : kader sayfası
savt : ses
suret : biçim, görünüş
şehadet : şahitlik, tanıklık
şuursuz : bilinçsiz
tahrik eden : harekete geçiren
acz : âcizlik, güçsüzlük
âdetullah : Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri
âdileşmek : basitleşmek, normal, sıradan hâle gelmek
Alîm-i Mutlak : bilgisi herşeyi kuşatan, sınırsız ilim sahibi olan Allah
Allâmü'l-Guyûb : gayb âlemini ve bütün gizlilikleri bilen Allah
beşer : insan
cahilâne : cahilce, bilgisizce
câmid : cansız, katı
echel : çok cahil
feyz : nur, mânevî gıda
güya : sanki
hadsiz : sayısız, sınırsız
hakikat : asıl, esas, doğru, gerçek
Hâlıku'n-Nur : bütün nurları yaratan Nurların Yaratıcısı olan Allah
harikulâde : olağanüstü
haşiye : dipnot açıklayıcı söz
hikmet : sebep, sır; Allah’ın her şeyi bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı
hükmü geçmek : hükmetmek, egemenliği altına almak
ikame etme : yerleştirme
İrade-i İlâhiye : Allah’ın iradesi, dilemesi
isnad : dayandırma
Kadîr-i Zülcelâl : kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah
kâinat : evren, yaratılmış bütün varlıklar
kelimat-ı tayyibe : hoş ve güzel söz, Allah ve Resulünün sözü
kemâlât : faziletler, iyilikler, olgunluklar ahlâk ve huy güzellikleri
kıyasen : karşılaştırarak
kudret : Allah’ın güç ve iktidarı
küllî : evrensel, kapsamlı, tür
maddiyun : materyalistler, her şeyi madde ile açıklamaya çalışanlar
mahiyet : temel nitelik, esas
malûm : bilinen
mevhum : gerçekte olmadığı halde var sayılan
mu’cizât-ı Kudret-i İlâhiye : Allah’ın kudret mu’cizeleri
mu’cize : insanların benzerini yapmada âciz kaldıkları olağanüstü hâl ve hareketler
mu’cize-i kudret : Allah’ın kudret mu’cizesi
Müdebbiru'n-Nur : bütün nurları ve nurlu varlıkları sevk ve idare eden ve kontrol altında tutan Nurların Müdebbiri olan Allah
nâmus : kanun, düstur, prensip
Nur : bütün varlığı aydınlatan ve her çeşit nuru yaratan Allah
Nuru'n-Nur : bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan Nurların Nuru, Allah
nümune : örnek, misal
sofestaî : septik; Yaratıcıyı kabul etmemek için her şeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefî düşünce sahibi
şuursuz : bilinçsiz
ahbab : dostlar, sevilenler
âhir : son
âlem-i İslâm : İslâm dünyası
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
biadedi zerrâti'l-enâm : bütün varlıkların zerreleri, hücreleri sayısınca
biat : bağlılık yemini
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
emsal : benzerler
ferman : buyruk, emir
firak : ayrılık
hane : ev
has : özel
hususî : özel
hüküm : yargı, karar
imtisal : uyma, yerine getirme
itaat etmek : emre uymak
kâinat : evren, yaratılmışlar
kelimât-ı cemile : güzel kelimeler, burada kastedilen, et-Tahiyyatü, lillâhi, ve’s-Salâvatü, ve’t-Tayyibatü kelimeleri
kudsî : kutsal, mukaddes, yüce
küllî : evrensel, genel, kapsamlı
mahlûkat : yaratılmışlar
mânevî : maddî olmayan, mânâ ile ilgili olan
meb'us : gönderilmiş, temsilci
memuriyet : memurluk
mevcudat : varlıklar
Miraç : Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükseldiği ve bu esnada bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk
mukabele etmek : karşılık vermek
müteellim : acı çeken
müteessir : etkilenen, üzüntülü
netice-i hilkat-i kâinat : kâinatın yaratılışının neticesi
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
risalet : elçilik, peygamberlik
saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
sebeb-i hilkat-i âlem : âlemin yaratılış sebebi
selâm-ı İlâhî : Allah’ın selâmı
alâkadar : alâkalı, ilgili
âlem-i İslâm : İslâm âlemi
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
beşaret : müjde
ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inananlar, mü’minler
hakikat : asıl, esas, doğru, gerçek
hakikat : doğru, gerçek
hakikî : asıl, gerçek
hayat-ı bâkiye : sürekli ve kalıcı olan hayat; âhiret hayatı
hediye-i mâneviye : mânevî hediye
kâinat : evren, yaratılmışlar
kemâlât : faziletler, iyilikler, olgunluklar ahlâk ve huy güzellikleri
lisan : dil
mabeyninde : arasında
mahlûkat : yaratılmışlar
mahvolmak : yok olmak
mânevî : maddî olmayan, mânâ ile ilgili olan
mektubat-ı Samedâniye : Samed olan Allah’a ait olan ve herbiri birer mektup gibi mânâlar ifade eden varlıklar
mezkûr : zikredilen, sözü geçen
Miraç : Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükseldiği ve bu esnada bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk
muhakkak : gerçekliği kesin olarak bilinen
Muhammed-i Arabî : Arapların içinden çıkan peygamberimiz Hz. Muhammed
mukabil : karşılık
risalet : peygamberlik
saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
sünnet : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
sürur : mutluluk, sevinç
şeâir-i İslâmiye : İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler
şua : parıltı, ışık hüzmesi
tabaka : derece
tezahür : belirme, görünme
umum : bütün, genel
ümmet : Peygamber Efendimize inanıp onun yolundan gidenler
zeval : geçip gitme
suret : biçim, şekil
tamim etmek : umumileştirmek, genelleştirmek
tecdit : yenileme
teşmil etmek : içine almak, kaplamak
umum : bütün, genel
umumî : genel
ümmet : Peygamber Efendimize inanıp onun yolundan gidenler
zeval : gelip geçici olma
tabiat : doğa, canlı cansız bütün varlıklar
tayyibe : iyi, güzel, hoş iş ve hareket
tenvir : aydınlatma, ışıklandırma
unsur : oluşturan temel madde
vücuda gelmek : meydana gelmek, var olmak
Zât-ı Zülcelâl : sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Zât, Allah
zerre : atom, en küçük madde parçası
zulmet : karanlık
tetkik etme : inceleme
vâhidiyet : Allah’ın bütün varlıkları kaplayan birlik tecellisi
vaziyet : durum, hâl
vücuda gelmek : meydana gelmek, var olmak
vüs’at : genişlik
Zât-ı Kadîr-i Zülcelâl : kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan zât
zemin : yer, dünya
zerre : atom, en küçük madde parçası
ziya-yı mânevî : mânevî ışık
umum : bütün, genel
unsur : varlıkları oluşturan temel madde
zaruret : zorunluluk, mecburiyet
Zât-ı Zülcelâl : sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Zât, Allah
zerrat-ı havaiye : hava zerreleri, havadaki atomlar
zerre : atom, en küçük madde parçası
vazife-i fıtriye : yaratılıştan gelen görev
vaziyet : durum
Zât-ı Vâcibü’l-Vücud : varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Zât, Allah
zerrat : zerreler, atomlar
zerre : atom, en küçük madde parçası
zîhayat : canlı
zîşuur : akıl ve şuur sahibi
ebedî : sonsuz
ecza : bir bütünü oluşturan parçalar, kısımlar
ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inananlar, mü’minler
ekser : pek çok
hadsiz : sayısız, sınırsız
haşiye : dipnot
hususî : özel
Hüccetü’z-Zehra : parlak ve güzel delil; On Beşinci Şuâ
Hüve Nüktesi : On Üçüncü Sözün son kısmında yer alan bir bölüm
ihtar : hatırlatma, ikaz
ilâ âhir : sonuna kadar
ilm-i İlâhî : Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi
işârât-ı Kur’âni : Kur’ân’ın işaretleri
Kadîr-i Mutlak : her şeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah
kelime-i zîhayat : canlı kelime
kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
küllî : türün bütün fertlerini içine alan, kapsamlı
lisan-ı hal : hâl dili
mebhas : bahis, kısım
menşe : kaynak, asıl, kök
mikyas : ölçü
mu’cizât-ı kudret : Allah’ın kudret mu’cizeleri
mülk-ü bâki : kalıcı, sürekli mülk
nebatat : bitkiler
nihayetsiz : sınırsız, sonsuz
ömr-ü dünyevî : dünya hayatı
saadet : mutluluk
teşehhüd : namazda her oturuşta tahiyyat duasını okuma ve bu duayı okuyacak kadar oturma
unsur : madde
ümmet : Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler
vaziyet : durum
zerrat : zerreler, atomlar
zîhayat : canlı

Geri

Dipnotlar

Geri

1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
2 : “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
3 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi ebediyen, dâima üzerinize olsun.
4 : “Bütün tahiyyeler, bütün mübarek şeyler, bütün salâvat ve duâlar ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah’a mahsustur.” Buhari, Ezân: 148, 150, el-Amel Fi’s-Salât: 4; Müslim, Salât: 56, 60, 62; Ebû Dâvud, Salât: 178; Tirmizî, Salât: 100, Nikâh: 17; Muvatta’, Nidâ’: 53, 55; Müsned, 1:292, 376, 382-4:409.
5 : Tesbihler, hayat hediyeleri, fıtrî ibadetler; mübarek şeyler, tebrik ve berekete sebep olan yaratıklar.
6 : Tesbihler, hayat hediyeleri, fıtrî ibadetler.
7 : “Bütün tahiyyeler, bütün mübarek şeyler, bütün salâvat ve duâlar ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah’a mahsustur.” Buhari, Ezân: 148, 150, el-Amel Fi’s-Salât: 4; Müslim, Salât: 56, 60, 62; Ebû Dâvud, Salât: 178; Tirmizî, Salât: 100, Nikâh: 17; Muvatta’, Nidâ’: 53, 55; Müsned, 1:292, 376, 382-4:409.
8 : “Güzel sözler Ona yükselir.” Fâtır Sûresi, 35:10.
9 : Ey Peygamber, Allah’ın selâmı üzerine olsun.
10 : Bize ve Allah’ın salih kullarına selâm olsun.
11 : Ey Peygamber, Allah’ın selâmı üzerine olsun.
12 : Bâkî olan sadece Odur.
HAŞİYE : Yalnız aldatmak için bazı derin ve ehemmiyetli hakikatlere bir isim takip güya o hakikat anlaşılmış gibi âdileştiriyorlar. Meselâ; “Bu elektrik kuvvetiymiş” deyip, o ince ve derin hakikati ehemmiyetsiz yapıp âdi gösteriyorlar. Halbuki, kudretin o mu’cizesinin hikmetleri iki sahife ile ancak ifade edildiği halde, birtek isim takmakla, o hakikati ve o küllî hikmeti gizleyip, gayet küçük ve basit bir perdesini yerine ikame ederek, o mu’cizeli eseri, kör kuvvete ve serseri tesadüfe ve mevhum tabiata isnad edip, Ebu Cehil’den daha echel bir dereceye düşüyorlar. İşte, İrade-i İlâhiyenin nâmuslarının ünvanları olan âdetullah kanunlarının birisine beşer, aczinden mahiyetini bilemediği o kanunun mahiyetine “elektrik” namını verip, tenvirdeki harika mu’cize-i kudreti âdileştirmekle ve malûm birşeymiş gibi “elektrik kuvveti” diye bir isim takmakla, bunun gibi çok harikulâde mu’cizât-ı Kudret i İlâhiyeyi cahilâne âdileştiriyorlar.

Geri