Ana Sayfa

Risale.mobi

Külliyat'da Ara

Said Nursî’nin bir fıkrasıdır.

Kardeşim Hüsrev, Lütfi, Rüştü;
Size Üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde faide verecek bir fikrimi beyan edeceğim. Şöyle ki:

Sizler -haddimin fevkinde- bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette muîn ve müşavirlerimsiniz.

Aziz kardeşlerim; Üstâdınız lâyuhtî değil... Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünuhat-ı ilhâmiye nev’inden olduğundan, hemen umumiyetle şüphesizdir, kat’îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişarem, tarz-ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.

Fakat münâsebât-ı tevafukiyeye dair işaretler, mutlak ve mücmel ve küllî surette sünûhât-ı ilhâmiyedir. Tafsilât ve teferruatta bazan perişan zihnim karışır, noksan kalır, hatâ eder. Bu teferruatta hatam, asla ve mutlaka zarar îras etmez. Zaten kalemim olmadığından ve kâtip her vakit bulunmadığından, tâbiratım pek mücmel ve nota hükmünde kalır, fehmi işkâl eder.

Biliniz; kardeşlerim ve ders arkadaşlarım, benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakkın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmârenin enâniyeti hesabına Hakkın hatırı olan bilmediğim bir hakikati müdafaa değil, ale’r-re’si ve’l-ayn kabul ederim.

Bilirsiniz ki; şu zamanda şu vazife-i imaniye çok mühimdir. Benim gibi zaif, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir biçareye yüklenmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli. Evet, mücmel ve mutlak hakaik, biz zahirî vesile olup çıkıyor. Tanzim ve tasfiye, tasvir ise, kıymettar, muktedir ders arkadaşlarıma aittir. Bazan onlara vekâleten tafsilâta, tanzimata girişiyorum, noksan kalıyor.

Bilirsiniz ki; yaz mevsiminde dünya gafleti ziyade hükmeder. Ders arkadaşlarımızın çoğu fütûra düşüp tâtil-i eşgale mecbur oluyor. Ciddî hakaikle tam meşgûl olamıyor. Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmetinden, iki senedir ciddî hakaike nisbeten yemişler, fâkiheler nev’inden tevafukat-ı latîfeyle ezhânımızı taltif etti, zihnimizi neş’elendirdi. Kemâl-i merhametinden o tevafukat-ı lâtîfe meyveleriyle, ciddî bir hakikat-i Kur’âniyeye zihnimizi sevk etti ve ruhumuza, o meyveleri gıda ve kut yaptı. Hurma gibi, hem fâkihe, hem kut oldu. Hem hakikat, hem ziynet ve meziyet birleşti…

Kardeşlerim; bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok mânevî kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibarıyla çok zaif ve müflisim. Harika kerâmâtım yok ki, bu hakâiki onunla ispat edeyim. Ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbu celb edeyim. Ulvî bir deham yok ki, onunla ukulü teshir edeyim. Belki, Kur’ân-ı Hakîm’in dergâhında, bir dilenci hâdim hükmündeyim. Bu muannid ehl-i dalâletin inadını kırmak ve insafa getirmek için, Kur’ân-ı Hakîmin esrarından bazan istimdad ederim. Kerâmât-ı Kur’âniye olarak, tevafukatta bir ikram-ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım.

Evet, Kur’ân’dan tereşşuh eden İşârâtü’l-İ’câz ve Risâle-i Haşirde kat’î bir işaret hissettim. Emsalleri bulunsun bulunmasın, bence bir keramet-i Kur’âniyedir. İşârâtü’l-İ’câz’ın bir sahifesine dikkat ettik; satırların başında bütün hurûfât ikişer ikişer olup, harika bir intizamla hurufatın vaz edildiğini gördük. Onuncu Sözde medâr-ı tevafuk 3, 4, 5, 6 rakamları, herbirisi 13’te ittifakları; o 13’ün de, Altıncı ve Sekizinci, mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir esrar anahtarı olduğunu gördük. Bunda şüphemiz kalmadı ki, kâğıt üzerinde daima kalacak bir keramet-i Kur’âniyedir, bir ikram-ı İlâhîdir ve doğrudan doğruya, risalenin ve iman-ı haşrin tasdikine bir imza telâkki ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeye benzemiyor; onlar muvakkat... Hem şahsın kemâline ve ihtiyarına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakikate -hususan bu zamanda- hizmet edemiyor.

Her neyse, bir küçük mesele münasebetiyle çok konuştum ve çok da israf ettim. Ahbapla fazla konuşmak mergub olduğundan, inşaallah bu israf affolur.
Kardeşiniz
Said Nursî

• • •

( 130 )( 132 )
Lügatler Dipnotlar Tüm Kitaplar Barla Lâhikası  ( 131 )  

Lügatler

Geri

avdet : geri gelme, dönme
aziz : çok değerli
beyan etme : açıklama, anlatım
bîhisab : hesapsız
Cenâb-ı Hak : Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah
Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud : varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah
cihet : yön, taraf
ebeden : ebedi olarak, sonsuza kadar
fevkinde : üstünde
hakaik : hakikatler, gerçekler
hasenat : iyi ameller, hayırlar
hasene : iyilik, sevap
ihbar etme : haber verme
intizar : bekleme
istikbal : gelecek
kasvet : katılık, kalp katılığı
kat’î : kesin
külliyat : bütün fertler, bütün türler
lâyuhtî : hatasız, yanlışsız, yanılgısız
lemeân eden : parlayan, parıldayan
mesâil : meseleler
mesrur : mutlu
muîn : yardımcı
muktedir : gücü yeten
münacat : dua, Allah’a yakarış
müşavir : istişare edilen, kendisinden fikir sorulan
necat : kurtuluş
nev’inden : türünden
Nur deryası : Risale-i Nur
nücûm-misâl : yıldızlar gibi, yıldızlara benzer
sair : diğer
seyyie : kötülük, hata
sünuhat-ı ilhâmiye : ilhamla akla gelenler
şakirt : öğrenci
şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
tafsilât : ayrıntılar
umumiyetle : genellikle
vürûd : gelme, ulaşma
zulümatlı : karanlık
ale’r-re’si ve’l-ayn : baş göz üstüne; seve seve
asla ve mutlaka zarar iras etme : bir meselenin temelinde ve özünde olan unsurlara kesinlikle ve hiçbir şekilde zarar vermez
biçare : çaresiz
Cenâb-ı Hak : Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah
cihet : yön
enâniyet : benlik, gurur
ezhân : zihinler
fâkihe : meyve
fehim : anlama ve kavrama
fütûr : usanç, gevşeklik
gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
Hak : herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah
hakaik : hakikatler, gerçekler
hakikat ve hak : doğru ve gerçek; asıl ve esas
hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân’ın hakikati, gerçeği
inkısam : bölünme, kısımlara ayrılma
îras etme : verme, sebep olma, bırakma
işkâl : zorlaştırma, güçleştirme
kemâl-i merhamet : mükemmel ve kusursuz şefkat
kemâl-i rahmet : mükemmel bir şefkat ve merhamet
kıymettar : kıymetli, değerli
kut : rızık, gıda maddesi
küllî : geniş ve kapsamlı
mesrur : mutlu
meziyet : üstün özellik
muhafaza : koruma
muktedir : güçlü
mücmel : kısa, öz
mühim : önemli
münâsebât-ı tevafukiye : birbirine uygun gelişmelerdeki bağlantılar, ilişkiler
nefs-i emmâre : hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu
nev’inden : türünden
nisbeten : oranla
sünûhât-ı ilhâmiye : ilham olarak kalbe gelen şeyler, ilhamla akla gelenler
tâbirat : tabirler, ifadeler
tafsilât : ayrıntılar
taltif : lütuf ve ikramda bulunma
tanzim : düzenleme
tanzimat : düzenlemeler
tarz-ı telâkki : anlayış tarzı
tasfiye : saflaştırma, arındırma
tasvir : anlatma, ifade etme
tâtil-i eşgal : işe ara verme
tevafukat-ı latîfe : birbirine uygun olarak ortaya çıkan güzel, hoş uygunluklar, denk gelmeler
vazife-i imaniye : iman hakikatlerini yayma görevi
vekâleten : vekil olarak
vesile : aracı, vasıta
zahirî : görünüşte
ziyade : fazla
ziynet : süs
ahbab : sevgililer, dostlar
celb etme : çekme
daima : devamlı, sürekli
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inkâr
dergâh : huzur, makam
ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapanlar
emsal : benzerler
esrar : sırlar
gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli
hâdim : hizmetçi
hakaik : hakikatler, gerçekler
hakikat : birşeyin aslı esası, gerçek mahiyeti
himmet : ciddî gayret, yardım
hurûfât : harfler
hususan : özellikle
ihtiyar : dileme, istek, irade
ikram-ı İlâhî : Allah’ın ikramı, bağışı
iman-ı haşir : haşre iman; öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanmaya iman
inşaallah : Allah dilerse
intizam : disiplin, düzen
istidraç : Allah tarafından günahkâr kişilere verilen bir takım olağanüstü hâller ve üstünlükler
istimdad etmek : yardım istemek
ittifak : anlaşma, birlik
kat’î : kesin
kemâl : olgunluk, mükemmellik
kerâmât : kerâmetler; Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görünen olağanüstü hâl ve hareketler
kerâmât-ı Kur’âniye : Kur’ân’ın kerametleri; ikramları, bağışları
keramet-i Kur’âniye : Kur’ân’ın kerameti
kudsî : kusursuz ve yüce, kutsal
kulûb : kalpler
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
maatteessüf : ne yazık ki
mahrem : gizliliği olan
medâr-ı tevafuk : uyumluluk kaynağı
mergub : istenen, aranan
muannid : inatçı
muvakkat : geçici
müflis : iflas etmiş
mühim : önemli
münasebetiyle : sebebiyle
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
Risale-i Haşir : Onuncu Söz olan Haşir Risalesi
tasdik : doğrulama, onaylama
telâkki etme : kabul etme, algılama
tereşşuh eden : sızan
teshir : boyun eğdirme, emrine verme
tevafukat : birbirine uygun gelişmeler, denk gelmeler
ukul : akıllar
ulvî : yüce, büyük
vaz edilme : konulma, yerleştirilme

Geri