Ana Sayfa

Risale.mobi

Külliyat'da Ara

Biraderzadem merhum Abdurrahman’ın vefatını müteakip yanıma gelip, kuvvetli emarelerle Abdurrahman’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtar edilen, gayet çalışkan ve hâlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsi’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.

2وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ1بِاسْمِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَ اَسْرَارِهَا 3

Ey benim muhterem Üstadım; Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde ruhum bazan şarka, bazan cenuba, bazan garba, bazan şimale, bazan semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Ruhum bir mürşid-i ekmel taharri ederdi. Aramak üzere iken bana ilham olundu ki, “Mürşidi sen uzakta arıyorsun. Pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O zâtın Risale-i Nur’u müceddid hükmündedir. Hem aktabdır, hem zülkarneyndir, hem âhirzamanda gelecek İsâ Aleyhisselâmın vekilidir, yani müjdecisidir” denildi. Bunun üzerine üstad-ı muhteremin nezdine vardım. Risaleleri, bize yazmak için emir verdi. Ben de on beş kadar Sözler’den yazdım ve okuyorum. İstidadım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risalelerden hakkıyla istifade ve istifaza edemiyordum.

Bilâhare, Yirmi İkinci Mekubu verdiniz, yazdım. Bir iki defa arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve manevî on beş yaşından beri mazide birikmiş olan küflü yaralarını tedavi etti. Elhamdü lillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:

Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acip fabrikaya rastgeldim. Bu fabrikalar dünyadaki fabrikalara benzemiyor; ve hem de, bu fabrikalar insanın sağ cenahına geliyor. İkisinin de sahipleri yok. İçerisine girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sahip oldum.

Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:

Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. ben de o fırının dairesindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ Süleyman isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten, İsmail isminde birisi vardı. Buna binaen, alettahmin yüz kadar gençler, o fırının dairesinde sağımda ve solumda ayak üzere idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bilâhare, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum, o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki. Bu mübarek zât, Said Nursî’dir. Ben de anladım ki, bu harika iş aktablarda bulunur dedim, uyandım.

Bunun üzerine risaleleri devam üzere yazmakta iken, Allah’ın tevfiki ve Üstad-ı Muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Herbirisi bana arkadaş ve Kur’ân’a talebe oldular.

Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarikat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zahir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evham içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, şeytan-ı lâîn ve nefsin hilelerini ve evhamlarını Cehennemin dibine atıyordu. Risaleleri okurken, çok arkadaşlar çok hayrette kalırlardı. “Bu koca Bedi’, bu lü’lü-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?” diye birbirimize çok defa diyorduk. Lisanına baksan, birşey istifade edilmez gibi görünüyor. Halbuki, söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, nur serpiyor HAŞİYE diye, tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine, “Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur, okuyanlara bir iksir-i âzamdır” diye hükmettik.

Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan, bu yüz arkadaşımın yaralarını, risaleler tedavi ediyor. Hattâ, bazan bizden uzak olanlar evhama boğulur, gelirler; âciz talebeniz bir risale okursam evhamını kaldırır, giderlerdi. Cenâb-ı Hak, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallâk-ı Azîm mevcudat ve câmidat ve zerreler adedince sizden razı olsun. Âmin.

Yarın mahşerde, herkesten evvel Resul-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Efendimiz Hazretlerinin şefaatine mazhar ol, inşaallah. Âmin.

Bu gençlerin hergün, her saat duasını alıyorsunuz. Ve herbir risaleyi okurken, en aşağı sekiz-on kadar arkadaş bulunuyor. Halbuki bu fitne-i âhirzamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medâr-ı şükrandır.

Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve manevî yaralarımı tedavi edecek ilâç bulamazdım. Ruhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki, her saat kendimi intihar etmeye karar verirdim. “Acaba halim nedir ve ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim?” diye çok merak eder ve yeis içerisinde kalırdım.

Cenâb-ı Hak, nasıl ki Cehennem gibi bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder; ve her zamana lâyık çareleri icad eder; ve her yaraya muvafık ilâcı ihsân eder... Öyle de, bu medresesiz zamanımızda, bizim gibi yaralılara, Üstad-ı Muhterem vasıtasıyla risaleleri Türkçe olarak telif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim,—lâyüad ve lâyuhsa—Cenâb-ı Hakka şükürler olsun ve Üstad-ı Muhteremi de Kur’ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda aziz eylesin. Âmin.

Ben hiçbir Arabiyat görmeden, medresede beş-on sene okumadığım halde, yalnız risaleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise, bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyat hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftun oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip, “Risale okuyuver” diyorlar.

Eğer sesim erişseydi olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: “Risaleleri ciddî okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir.” Medresede okumaktaki maksat, evvelâ kendini kurtarıp, saniyen ümmet-i Muhammed’i kurtarmaya çalışmak değil mi? Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur, yirmi senelik medrese ilmini veriyor itikadındayım.

Ve herbir risale, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risaleyi alıp dikkatle ve teslimiyetle okusa, daire-i inkıyâda geliyor, ıslah oluyor. Herhangi bir maddiyun bir risaleyi alıp okursa, iman etmezse de hiçbir bahane bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam mânâsıyla anlasa, imana geliyor. Herhangi bir feylesof okusa, “Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkine çıkamaz, akıl buna yol bulamaz” diyor. Risale-i Nur, lisan-ı hal ile Avrupa meftunu bulunan tek gözlü deccâla “Ya iman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacaksın” diyor.

Şimdi, aziz ders kardeşlerim, bu fakir, bir tane mürşid-i ekmel ve kutup ararken, Cenâb-ı Hakkın ihsanıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstad-ı Muhteremin sa’yi ile yüz on dokuz mürşid-i ekmel ve kâmil buldum. Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur, yüz on dokuz adediyle, herbirisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktabdır.

Ey maddî ve mânevî yaralı olan genç kardeşlerim ve ey mürşid-i ekmele muhtaç olan ehl-i tarîkat kardeşlerim:

Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Şâh-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Gazâlî, Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ Hâlid (radıyallahü anhüm, kaddesallahü esrârehüm) Hazretlerinin derece-i kemâlâtları, merâtib-i imanları risalelerde ve Mektubat’ta vardır. HAŞİYE-1

Ey kardeşlerim ve ey halifeler, tarikatın ve hakikatin müntehasını anlamak isterseniz, risaleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasında gidersiniz ve yüksek imanlarına yaklaşırsınız.

Ey ehl-i tarikat kardeşlerim, bilhassa sizlere çok rica ediyorum, risaleleri bir defa okuyunuz. Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur’un herbir satırında, bir kitabın tesirini bulamazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabul ediyorum.

Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun. Okudukça, risaleler feyzâver nurları saçıyorlar. Okudukça iştiyak getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir-iki defa okusan, insana usanç veriyor. Halbuki risaleler öyle değil, okudukça başka başka iman halleri telkin ediyorlar…

Döneceğim bâlâdaki rüyanın tabirine; aklım yetiştiği kadar tâbir edeceğim, Allah hayretsin:

Biri büyük, biri küçük fabrikadan büyük fabrika ise, Üstad-ı Muhteremdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acip ve garip, bedi’ âletler ise, bu zamana kadar hiçbir imamın söylemediği kelimeleri ve iman telkinatlarını yapan Risaletü’n-Nur eczalarıdır. O küçük fabrika ise, Risale-i Nur’ları kim okuyup yazarsa, o dahi küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisindeki bedi’ âletler ise, Risale-i Nur’un düsturları, hakikatleri ve mesâil-i imaniyedir. Okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz imanları bulacaklardır. Fabrika hareketi ise, risaleleri okuyup yazan adamların kemâl-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilâyet ise, velâyet-i kübrâ yollarını gösteren Risale-i Nur’dur.

Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim:

Menâmda, İstanbul’a yaya olarak iki defa gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sahipleri yoktur. Dükkânların içinde, sandıklarda büyük büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine mânevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim…

Allahu a’lem, bunun tâbiri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi, öyle de risaleler ve Mektubatü’n-Nur velâyet-i kübrâ yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatin burhanlarını satışa çıkaran ve her risale bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nuranîdir. O sergide imanî nurlar teşhir ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kere iki dört eder derecesinde kanaatim gelmiştir.

İkinci gördüğüm rüyanın tâbiri, Allahu a’lem, böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise, mânevî Allah’a asker olan gençlerin Isparta vilâyetindeki geniş dershanelerine işarettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstad-ı Muhterem Said Nursî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise, Üstadımın hususî medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise, risaleleri okuyup lezzetini anlayan, benim gibi ve arkadaşlarım gibi “Hel min mezid” diyenlerdir.

Evet, Üstad-ı Muhterem, insanlara mânevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işaretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise, gençlerin imanî risaleleri okuyup imanları kuvvetleneceğine işarettir. O tatlı ve yedikçe noksan olmayan üzüm ve ekmek ise herşeyden daha tatlı i’câz-ı Kur’ân esrarına ve imanın envârına işarettir ki, onları Risale-i Nur dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafta bulunduğum ise, gençlere ihsan-ı İlâhî, ikram-ı İlâhî ve Üstad-ı Muhteremin himmetiyle o gençlere vesile olacağıma işarettir inşaallah... Benim aklım bu kadar eriyor; bu kadar tabir edebildim. Rüyalarımın ıslah ve tabirini rica ederim.

Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölünün kenarında, yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstadım Said (r.a.) bulunuyor. Bu esnada eline büyük, bir kırmızı kaplı kitap alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhare, hariçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstadımın elinden o kitabı -yani okuduğu hutbeyi- istedi ve aldı. Çadırdan Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara dedi ki: “Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi hiçbir imam okumamıştır” diyerek, o hitabeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O anda uyandım, Allah hayretsin.

Bu rüyayı da bildiğim kadar tabir edeceğim: O deniz ise, Şeriat-ı Muhammediyedir. O çadır ise Isparta vilâyetidir. O hutbe ise, Risaletü’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya Şeyh-i Geylânî, ya İmam-ı Rabbânîdir. Risaleler makam-ı Mahmud yolunu târif ediyorlar. Üstadımın hutbesi olan Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdîsi ve müceddididir.

Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halifeler! Bin senedir insanların aradığı Mehdî Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi, Üstadımın neşrettiği Risale-i Nur’dur.

Ey benim kardeşlerim, benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstadıma ne sual açabilirim? Kaç kitap okudum da sual açayım ve mesele halledeyim? Ne gibi sual sorayım?

Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız mı? Alâ külli hal, anlayamadığınız meseleler çoktur. Üstadıma sual açınız, meydana ilim çıksın ve iman hakikati çıksın da dünyada bulunan üç yüz elli milyon Müslümanlar da istifade etsinler. Ne kadar müşkilâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifade etsin.

Ey hocalar ve ehl-i kalb, soracağınız suallerin cevaplarını Risale-i Nur’da bulabilirsiniz. Ehl-i keşf ve kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdîyi soruyor, “Ne vakit gelecek?” Daha Mehdîyi anlayamamış. Dâbbetü’l-arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde birer bahis vardır. Her müşkil sualin cevabını o risalelerden arayınız, bulursunuz.

Ey hocalar ve halifeler! “Bizim ilmimiz bize yeter” deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfi gelmez. Her insan, her meseleyi anlayamaz. Uyuyorsunuz! Uyuduğunuz miktar artık yeter; uyanmalı!

Peder ve validem ve cümle arkadaşlarım ve biraderim Ali çok selâm edip, iki ellerinden öper ve dua etmektedirler.
Kuleönü’nde Sofuoğlu Talebeniz
Mustafa Hulûsi (r.h.)

• • •

( 131 )( 133 )
Lügatler Dipnotlar Tüm Kitaplar Barla Lâhikası  ( 132 )  

Lügatler

Geri

âciz : güçsüz
âhirzaman : dünya hayatının kıyamete yakın son devresi
aktab : kutuplar; büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler
Aleyhisselâm : Allah’ın selâmı onun üzerine olsun
bilâhare : daha sonra
biraderzade : kardeş oğlu, yeğen
cenub : güney
elhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”
emare : belirti, işaret
fıkra : kısa yazı
garb : batı
hakkıyla : lâyık bir şekilde
hâlis : ihlâslı, samimi
ihtar edilen : uyarılan
ilham olunma : kalbe gelme
istidad : kabiliyet, yetenek
istifade : faydalanma
istifaza : feyizlenme, mânevî olarak gıdalanma
Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsi :
küre-i arz : yerküre, dünya
mazi : geçmiş zamanı
merhum : Allah’ın rahmetine kavuşmuş, vefat etmiş
muhterem : saygıdeğer
müceddid : yenileyici; bildirilen ve bir hadisle her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinin hakikatlerini asrın ihtiyacına göre ders veren Peygamber vârisi âlim
mürşid : doğru yol gösteren
mürşid-i ekmel : en mükemmel doğru yol gösterici
müşevveş : dağınık, karışık, düzensiz
müteakip : takip eden, sonrasında
nezd : huzur, yan
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
semâ : gökyüzü
şark : doğu
şimal : kuzey
taharri : araştırma, inceleme
üstad-ı muhterem : saygıdeğer üstad
acip : acaip, hayret verici
âdi : basit, sıradan
aktab : kutuplar; büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler
alettahmin : tahmini olarak
âlî : yüce
Bedi’ : eşi ve benzeri olmayan zât anlamında Üstad Bediüzzaman için kullanılan bir ifade
biçare : çaresiz
bilâhare : daha sonra
binaen : dayanarak
cenah : taraf
ehl-i takvâ : takvâ sahibi
ehl-i tarikat : tarikata mensup olanlar
evham : kuruntular, şüpheler
haşiye : dipnot, açıklayıcı not
hikmet : bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
himmet : yardım
kışla : askerlerin topluca barındığı büyük yapı
lisan : dil
lü’lü-misâl : inciye benzeyen, inci gibi
menâm : uyku hali, rüya
mübarek : bereketli, değerli
nazar : bakış
nefis : insanda lezzetlerin kaynağı olan, insanı hazır ve maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
şeytan-ı lâîn : kovulmuş, lanetlenmiş şeytan
tevfik : başarılı kılma
Üstad-ı Muhterem : saygıdeğer Üstad
vilâyet : il
zahir ve bâtın hocası : dinin hem açık hükümlerini hem de sırlarını ve mânâlarını bilen büyük âlim
âciz : güçsüz
âmin : kabul eyle, ey Allah’ım
Arabî : Arapça
Arabiyat : Arap dili ve edebiyatı dersleri
aziz : çok değerli, büyük
câmidat : cansız varlıklar
Cenâb-ı Hak : Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah
cihan : dünya, âlem
evham : kuruntular, şüpheler
evvel : önce
Feyyâz-ı Mutlak : pekçok feyiz, bolluk ve bereket veren Allah
fitne-i âhirzaman : âhirzaman fitnesi; dünyanın kıyamete yakın son devresinde görülen fitneler
hak : doğru, gerçek, asıl
halk etme : yaratma
Hallâk-ı Azîm : çok ve sürekli olarak yaratan, yüce Allah
icad etme : yaratma, var etme
ihsân etme : sunma, verme
iksir-i âzam : en büyük iksir, ilaç
iştiyak : çok arzu ve istek
lâyuhsa : hesapsız
lâyüad : sayısız
mahşer : âhirette, yeniden diriltilen insanların toplanacağı yer
mazhar olma : elde etme, erişme
medâr-ı şükran : şükür vesilesi, sebebi
medrese : İslâm dünyasında düzenli öğretim kuruluşu, okul
Mektubatü’n-Nur : nurun mektupları; Mektubat
mevcudat : varlıklar
muhterem : saygıdeğer
muvaffak etme : başarmasını sağlama
muvafık : uygun
mühim : önemli
mürşid-i kâmil : en mükemmel yol gösterici, rehber
Nebiyy-i Muhterem : hürmete ve saygıya lâyık olan nebi, peygamber
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
Risaletü’n-Nur : Risale-i Nur’un diğer bir adı
şefaat : af için aracılık yapma
şükretme : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
telif etme : yazma, yazılı eser ortaya koyma
Üstad-ı Muhterem : saygıdeğer Üstad
vasıtasıyla : aracılığıyla
yeis : ümitsizlik
âciz : güçsüz
aktab : kutuplar; büyük velilerden zamanının en büyük rehberi olan kimseler
Arabiyat : Arap dili ve edebiyatı
aziz : çok değerli, izzetli, saygın
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
daire-i inkıyâd : itaat dâiresi, Allah’a kulluk dâiresi
ehl-i tarikat : tarikata mensup olanlar
evvel : önce
evvelâ : ilk önce
fâik : üstün, seçkin
fakir : muhtaç anlamında, tevazu ifadesi olarak “ben” yerine kullanılan söz
feylesof : filozof, felsefeci
fevkine : üstüne
ıslah olma : düzelme, iyileşme
ihsan : bağış, ikram
itikad : inanç
kerem : cömertlik, ikram
kutup : önder, rehber
küre-i arz : yerküre, dünya
lisan-ı hâl : hâl dili
lütf : iyilik, bağış
maddî : maddeyle alâkalı
maddiyun : maddeci, materyalist
maksat : amaç, gaye
mânâsıyla : anlamıyla
maskara : gülünç, rezil
medrese : İslâm dünyasında düzenli öğretim kuruluşu, okul
meftun : tutulma, düşkünlük
Mektubatü’n-Nur : nurlu mektuplar; Mektubat
menfaat : fayda, yarar
miskin : zavallı
mürşid-i ekmel : en mükemmel rehber, doğru yol gösterici
mürşid-i kâmil : mükemmel yol gösterici, olgunlaşmış rehber
nezdine : yanına
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
Risaletü’n-Nur : Risale-i Nur’un diğer bir adı
sa’y : çalışma
saniyen : ikinci olarak
tahayyül etme : hayal etme
teslimiyet : bağlılık
ümmet-i Muhammed : Hz. Muhammed’in ümmeti
Üstad-ı Muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer Üstad
âlem-i menâm : uyku âlemi
âlem-i misal : görüntü âlemi; bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
âlem-i şehadet : gözle gördüğümüz âlem
âlem-i yakaza : uyanıklık âlemi
Aleyhissalatü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
Arş-ı Âzam : Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer
aynelyakîn : gözlem ve müşahedeye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme
beyan etme : açıklama, izah etme
derece-i kemâlât : mükemmellik derecesi
Eimme-i Erbaa : dört büyük imam; İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Ahmed İbni Hanbel
hak : doğru ve gerçek
hakikat : bir şeyin içyüzü, gerçek yüzü
hakkalyakin : bizzat yaşamak suretiyle kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kasin bilme
haşiye : dipnot, açıklayıcı not
hazret : saygıdeğer; saygı, hürmet maksadıyla büyüklere verilen ünvan
ilmelyakîn : ilme ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme
kaddesallahü esrârehüm : Allah onların sırlarını mukaddes kılsın
kadem : adım
kerâmât-ı evliya : velilerin kerametleri
keşfetme : açığa çıkarma, gösterme
maksad : gaye, amaç
Mehdî : âhirzamanda gelip dini takviye edecek ve Müslümanların imanlarını yenileyecek olan zât
merâtib-i iman : iman mertebeleri
merhum : rahmete kavuşmuş, vefat etmiş
mesel : örnek, benzer
meşreb : hareket tarzı, metod
müçtehid : âyet ve hadisler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan
müşahede etme : görme, seyretme
mütekellimîn : kelâm âlimleri
müteşâbih hadis : mânâsı açık olmayan hadis
radıyallahü anhüm : Allah onlardan razı olsun
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
risalet : elçilik, peygamberlik
Sahâbe : Hz. Peygamber’i (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
Sedd-i Zülkarneyn : Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc kavminden korunmak isteyenler için yaptırdığı çok büyük ve sağlam set, kale
şakirt : öğrenci
tarikat : İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yol
tefsir : açıklama, yorumlama
tevhid-i âmi : sıradan bir insanın Allah’ın birliğine inanması
tevhid-i hakikî : araştırarak, delilleriyle Allah’ın birliğini kabul etme
tevil : yorum
umum : bütün
velâyet : velilik
velâyet-i kübrâ : en büyük velîlik; tarikat berzahına uğramadan, zahirden hakikate geçen ve peygamber varisliğinden gelen velîlik
velâyet-i suğrâ : küçük derecedeki velilik
velâyet-i vustâ : orta derecedeki velilik
veled-i mânevî : mânevî evlat
zâhir : görünüş, dış yüz
âhirzaman : dünya hayatının kıyamete yakın son devresi
Arş-ı Âzam : Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer
azâb-ı kabir : kabir azabı
bâlâ : yüksek, yukarı, üst
beşaret : müjde
beyan etme : açıklama, izah etme
bilhassa : özellikle
ehemmiyet : değer, önem
ehl-i tarikat : tarikata mensup olanlar
elhasıl : kısaca, özetle
emr-i Peygamberî : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) emri
fazilet : değer ve üstünlük
feyzâver : feyiz veren, bolluk getiren
fitne : ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk
hâdisât-ı âlem : dünyada meydana gelen olaylar
hakaik-i imâniye : iman hakikatleri, esasları
hakikat : hakikatlere ulaşmak için tarikat berzahına uğramayarak doğrudan Kur’ân yolu olan Sahabe mesleğini izleyenler
halife : yeryüzünde Allah namına hareket eden insan
has : özel, ait
heyhât : yazık!
istiaze : Allah’a sığınma
iştiyak : çok arzu ve istek
keşfiyat : keşifler; gizli hakikatlerin ortaya çıkması
maksad : gaye, amaç
mebus : gönderilmiş, görevli
medet : yardım
medh ü senâ : övme ve yüceltme
Mektubatü’n-Nur : nurlu mektuplar; Mektubat
mesâil : meseleler
muntazır : bekleyen
münteha : en son nokta
remiz : ince işaret
rica etme : isteme, talep etme
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
Risaletü’n-Nur : Risale-i Nur’un diğer bir adı
surette : biçimde, şekilde
şahs-ı mânevî : belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs
şark : doğu
şefaat : af için aracılık
şer : kötülük, fenalık
tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
tarikat : İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yol
tefsir : açıklama, yorumlama
telkin : zihinde yer ettirme, verme
tesir : etki
usanç : bıkmak
ümmet : Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler
ümmet-i Muhammed : Peygamberimiz Hz. Muhammed’e inanıp onun yolundan giden Müslümanlar
vâzıh : açık, âşikar
velî : Allah dostu
vird : devamlı yapılan zikir
zuhur etme : meydana gelme, ortaya çıkma
acip : acaip, tuhaf
Allahu a’lem : Allah bilir
avdet etme : geri gelme, dönme
bâlâ : yüksek, yukarı, üst
bedi’ : garip, eşsiz
burhan : kuvvetli delil
dershane : ders verilen yer, ders yeri
düstur : kâide, kural
ecza : kısımlar, bölümler
garip : tuhaf
hakikat : gerçek ve doğru, esas
hel min mezid : daha yok mu?
imam : bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim
imanî nurlar : imana ait nurlar; Risale-i Nur
kanaati gelme : inanma, razı olma
kemâl-i şevk : tam bir şevk
kışla : askerlerin topluca barındığı büyük yapı
kudsî : kutsal
medrese : İslâm dünyasında düzenli öğretim kuruluşu, okul
Mektubatü’n-Nur : nurlu mektuplar; Mektubat
menâm : uyku hâli
mesâil-i imaniye : imana dair meseleler
meşher-i nuranî : nurlu sergi
mıh : çivi
rahmet : merhamet ve şefkat
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
Risaletü’n-Nur : Risale-i Nur’un diğer bir adı
tâbir : açıklama, yorumlama
takviye : kuvvetlendirme
telkinat : telkinler; zihinde yer ettirmeler
teşhir : ilan etme, duyurma
Üstad-ı Muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer hoca
velâyet-i kübrâ : en büyük velîlik; tarikat berzahına uğramadan, zahirden hakikate geçen ve peygamber varisliğinden gelen velîlik
vilâyet : il
âciz : güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
bilâhere : daha sonra
envâr : nurlar
esrar : sırlar
halife : bir kimsenin yerine geçen; tarikatte şeyhin yerine geçen mürid veya şeyhin belli bir bölgede müridlerini terbiye etmek ve kendisi ile onlar arasındaki irtibatı sağlamak için görevlendirdiği kimse
hariç : dıştan, dışardan
himmet : ciddi gayret, yardım
hitabe : konuşma, nutuk
hutbe : İlâhî emir ve yasakları cemaate açıklama ve hatırlatma ve bu maksatla söylenen söz
ıslah : düzeltme
i’câz-ı Kur’ân : Kur’ân’ın mu’cize oluşu; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülüğü
ihsan-ı İlâhî : Allah’ın ihsanı, ikramı
ikram-ı İlâhî : Allah’ın ikramı, bağışı
imam : bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim
imanî risale : imanî meselelere dair yazılan, Risale-i Nur’un her bir bölümü
inşaallah : Allah dilerse
küre-i arz : yerküre, dünya
Mehdî : âhirzamanda gelip dini takviye edecek ve Müslümanların imanlarını yenileyecek olan zât
Mektubatü’n-Nur : nurlu mektuplar; Mektubat
müceddid : yenileyen, yeniden yorumlayan; her yüzyıl başında dini hakikatleri zamanın ihtiyaclarına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim zât
neşretme : yazma, yayımlama
noksan : eksik
pişdar : öncü
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
Risaletü’n-Nur : Risale-i Nur’un diğer bir adı
Şeriat-ı Muhammediye : Hz. Muhammed’in (a.s.m.) getirdiği din; İlâhî kanun ve hükümler
tabir : açıklama, yorumlama
tarif : anlatma, açıklama
Üstad-ı Muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer hoca
vilâyet : il
zarfında : içinde
âciz : güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
alâ külli hâl : ister istemez, her durumda
bahis : konu
beyan etme : açıklama, izah etme
birader : küçük kardeş
ehl-i kalb : kalb ehli; gönül ve sevgi ehli
ehl-i keşf : mânevî âlemlerde, iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler
fıkra : kısa yazı
hâdim-i Kur’ân : Kur’ân’ın hizmetçisi
hâfız : Kur’ân-ı Kerimin tamamını ezberleyen kişi
halife : bir kimsenin yerine geçen; tarikatte şeyhin yerine geçen mürid veya şeyhin belli bir bölgede müridlerini terbiye etmek ve kendisi ile onlar arasındaki irtibatı sağlamak için görevlendirdiği kimse
hissiyat : hisler, duygular
ihlâs : samimiyet, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme
ism-i âzam : Cenâb-ı Hakkın bin bir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olan ismi
ism-i şerif : mübârek ve şerefli isim
karye : köy
mazhar : erişme, nail olma
Mehdî : âhirzamanda gelip dini takviye edecek ve Müslümanların imanlarını yenileyecek olan zât
müdakkik : dikkatli bir şekilde inceleyen
müellif : telif eden, yazan
müşkil : zor, güç
müşkilât : zorluklar, güçlükler
nâdire-i cihan : dünyada nâdir, benzersiz
nâdire-i hilkat : yaratılış olarak benzersiz olan
Nur ism-i celîli : bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan anlamında Allah’ın yüce ismi
peder : baba
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un her bir bölümü
sebkat : geçme, ilerleme
şavk : ışık, parıltı
tesvid : müsvedde, karalama; temize çekilmek üzere yazılan
valide : ana

Geri

Dipnotlar

Geri

1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
2 : “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
3 : Kur’ân’ın harfleri ve esrarı adedince, Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
HAŞİYE : Evet, Mustafa kardeşim, Said’in üç şahsiyetinden ikisini tamam fark etmiş. Said’deki Üstadını, ders verdiği vakit âlî görüyor. Biçare dostu olan Said’i, hakikatte olduğu gibi âdi görüyor ve gördüğü doğrudur.
HAŞİYE-1 : Merhum büyük kardeşim Mustafa, risalenin şakirtleriyle velâyetin şakirtlerini ve birbirinin arasındaki dereceyi anlatmak istiyor. Bu meseleyi Risale-i Nur halletmiş. Hem tevhid-i âmi ile tevhid-i hakikîyi göstermiş. Hem gözü kapalı olarak gitmenin ve gözü açık olarak gitmenin farkını Risale-i Nur beyan etmiş. Hem âlem-i yakaza ile âlem-i menâmı Risale-i Nur keşfetmiş. Hem âlem-i misâl ile âlem-i şehadeti bibirinden Risale-i Nur ayırmış. Hem velâyet-i kübrâyı, velâyet-i vustâyı, velâyet-i suğrâyı ve birbirinin farkını, tamamıyla Risale-i Nur göstermiş. Bir sohbette, bir kademde-Sahabelerin meseli gibi-zâhirden hakikate geçmenin sebeplerini anlatmış. Hem tarikat şahlarının ve Eimme-i Erbaanın caddelerini Risale-i Nur beyan etmiş. Hem ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn ile elde edilen imanın farklarını Risale-i Nur göstermiş. Hem Hazret-i Ebubekir-i Sıddîk (r.a.) ve Hazret-i Ömer (r.a.) ve Hazret-i Osman’ın (r.a.) meşrebini Risale-i Nur takip etmiş. Hem İmam-ı Ali’nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi olduğunu, Celcelûtiye’yi tefsir ile Risale-i Nur’un kıymetini ve vazifesini Risale-i Nur göstermiş. Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Mehdî ve İsâ Aleyhisselâm ve Deccal ve Ye’cüc-Me’cüc ve Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki müteşabih hadisleri Risale-i Nur tevil etmiş, esas maksadı anlatmış. İmam-ı Ali (r.a.), Şah-ı Geylânî (r.a.), Sekizinci, On Sekizinci, Yirmi Sekizinci Lem’alar ile ve Sekizinci Şuâ ile kerâmât-ı evliya hak olduğunu ve yerde iken Arş-ı Âzamı müşahede ettiklerini Risale-i Nur beyan etmiş. Hem umum müçtehidler “Mütekellimînden birisi gelecek, hakaik-ı imaniyeyi ve bütün mesâili vâzıh bir surette beyan edecek” diye müjdelerini, Risale-i Nur, hâdisât-ı âlem ile ispat etmiş. Hem bütün her asırda gelen mebuslar, velîler keşfiyatlarında, “Birisi gelecek, şarktan bir nur zuhur edecek” diye Risale-i Nur’un şahş-ı manevîsini ve Üstadımın şahs-ı mânevîsini ve talebelerin şahs-ı manevîsini görüp, bütün ümmet-i Muhammed’e Risale-i Nur’un faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i Peygamberî ile bütün ümmet virdlerinde azâb-ı kabirden ve âhirzamanda gelecek fitneden, Deccalın şerrinden istiaze etmelerini ve yapacağı maddî ve mânevî tahribatını Risale-i Nur tamir yaptığını görmüşler. Müjdeler, beşaretler, işaretler, remizlerle haber verdiklerini, Risale-i Nur, Eskişehir, Denizli, Afyon, İstanbul gibi hâdisât-ı âlem ile göstermiş. Elhasıl: Asırlardan beri beklenilen ve muntazır kalınan zât, Risale-i Nur imiş. Hatta Üstadın kendisi de bir zaman böyle bir zâtın geleceğine muntazır imiş. Halbuki, ne ağabeyim Mustafa’nın ve ne de benim haddim değil ki, Risale-i Nur’un kıymetini ve vazifesini beyan edeyim, heyhât! Risale-i Nur, Kur’ân’ın has tefsiri olduğundan Kur’ân’a bağlıdır. Kur’ân ise Arş-ı Âzama bağlıdır. Onun için, Risale-i Nur’u Kur’ân medh ü senâ edebilir. Birinci Şuada otuz üç âyetiyle işaret etmiş. Bunu yazmaktan maksadım, ağabeyim Mustafa’ya Risale-i Nur’dan medet ve Kur’ân’dan şefaat ve Üstadımdan dua istemektir. Talebeniz Küçük Ali

Geri