Ana Sayfa

Risale.mobi

Külliyat'da Ara

Kuleönü’nden Sarıbıçak Mübarek Mustafa’nın kardeşi Küçük Ali’nin fıkrasıdır. (Bulunduğumuz asrın yaralarından, mânevî doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır.)

Aziz, şefkatli, muhterem Üstadım; Bulunduğumuz asır, mânevî seferberlik (harp) zamanı olduğundan, vücudumdaki yaralara baktıkça, yaralar git gide daha fazlalaşmakta iken, birgün işittim ki, “Sağdan sola geçiniz” diye ilân ediyorlar. Ve otuz iki harfin birkaç adedini kaybedip ilân edince öyle bir yara daha açıldı ki, evvelki yaraları unutturdu. Nasıl ki, nass-ı Kur’ân’da,

اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا 1

Ashâb-ı Kehf efendilerimiz beş veya sekiz delikanlı, asrımızdaki tahammül edilmeyen fenalık gibi o asırda fenalıktan, fitneden kaçarak mağaraya iltica ettiler. Sebebi ise, din-i hak üzere bulunan ehl-i imanı, zamanlarının padişahı olan Dakyanus, putperestliğe dâvet edip, kabul edenleri putlara kurban kestirip, kabul etmeyenleri katliâm ettiği sırada, Ashab-ı Kehf efendilerimiz mağaraya çekildiler.

Ben de, asrımıza ve yaralarımıza baktıkça, bütün gün ruhum çırpınmakta iken, “Acaba bu karma karışık zamanda, benim gibi böyle mânevî yaralı gençler, o Mahkeme-i Kübrâda, Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud ve Tekaddes Hazretlerinin huzurunda ve Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden nasıl şefaat dileyebilirler?” diyerek, bütün gün ruhum ağlardı. Madem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma, binlerce maddî ve mânevî yaralılar, dilsizler, nüzûl olmuş, bütün kalbi kararmış, imanı yok bedevî adamlar, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın yanına vardığında, bir saat, birgün sohbet-i Nebevîde bulunur; sonra kavim ve kabilelerine rehber ve muallim olarak döndüler. Ve madem kıyamete kadar bâki bıraktığı Kur’ân ve Kur’ân’ın tayin etmiş olduğu mânevî doktorlar, kıyamete kadar gelecek mü’minlere maddî ve mânevî doktorluk vazifesini görecekler. Ve şimdiki hal vilâyetimiz dahilinde bulunan mânevî doktora müracaat edeyim diyerek, ruhum her an gezmekte iken bîhuş olup yattım.

Bana rüyamda üç şahıs gösterildi. İkisinin ismini söylemediler. Diğeri Üstadım Bediüzzaman’ı, ismiyle söylediler. Hemen eline yapışıp ellerini öptüm. Üstadım acele olarak cebinden bir kalem ve bir kâğıt parçası çıkarıp bana verdi. Hemen uyandım. Peder ve validem ehl-i kalb olduğundan, rüyayı anlattım. Pederim, “Bu Zât Barla’ya henüz yeni geldi. Bir iki sene kadar oldu. Git, müracaat et” dedi. Ben dedim: “Daha askere gitmedim, yaşım genç. Böyle büyük mânevî bir doktorun yanına bu yaralarla nasıl gideyim ve nasıl cerrahiyesine dayanayım?” Bana “Git” denildi. Hitap iki oldu. Hemen sabahleyin kalkıp gittim. Üstadımı görünce, bir-iki dakika titredim. Sonra, “Fesübhânallah” dedim. “Doktoru görünce o yaralar bütün kuvvetleriyle bağırıyorlar. Verdiği eczâlara tahammül edemeyecekler.” O yaraları açamadım. Üstadım da talebeliğe kabul edip, beş vakit farzı bırakmayacağıma çok çok tenbih etti. Avdetten bir-iki ay sonra hemen askere gittim. Terhis oluncaya kadar, (yirmi mah mukaddem) bu yaralar içinde, her saat ve her dakika, 2 اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyyesini düşünüp, “Acaba benim halim ne olur?” derdim. Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa’yı (rahmeten vâsiaten) görünce ruhum biraz genişledi. Acaba bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir-iki gün sonra, mübarek Ramazan-ı Şerîf gecesi üçüncü hitap olarak, yine rüyamda, memleketimizin kenarında, Üstadım Bediüzzaman, elinde bir asâ, çoban olup dellâllığı ilân ediyor. Ve diyor, “Ben Kur’ân’ın dellâlıyım” diye yüksek sesle bağırıyor, ilân ediyor. Ben heyecanımdan hemen uyandım.

Demek, bakınız ey kardeşlerim ve bütün mü’minler! Üstadım Hazretleri değil memleketimize, bütün üç yüz elli milyon Müslümana her saat, her dakika, her an bağırıyor. Benim gibi zahir kulağıyla dinlemeyiniz, kalb kulağıyla dinleyelim ki, her an bağırıp çağırdığını işitelim. Madem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş; bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların birinin fiyatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün cevherlerden alalım. O cevherler ise Risale-i Nur Külliyatıdır.

Ben âciz de Yirmi Dördüncü Sözün Dördüncü ve Beşinci Dalını okumaya ve yazmaya başladım. Ve yaralarımın birer birer kuruduğunu hissedince, Mektubat ve Sözler’i bütün kuvvetimle yazmaya karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime, bütün Müslümanlara, bütün kuvvetimle bağırıyorum: “Eyvah! Bu asrımızda, bu yaralarla nasıl istirahat edebiliriz, yoksa!.. Bu asrın mânevî doktoru ve ilâçları ise, Kur’ân’dan tereşşuh eden Risaleti’n-Nur ve Mektubatü’n-Nur’dur. Onlara sıkı sarılalım.”
Âciz talebeniz
Ali Ulvi

• • •

( 137 )( 139 )
Lügatler Dipnotlar Tüm Kitaplar Barla Lâhikası  ( 138 )  

Lügatler

Geri

Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
asır : yüzyıl, çağ
aziz : izzetli, çok değerli
bedevî : çölde yaşayan, göçebe
Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud ve Tekaddes : varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan ve her türlü eksiklikten uzak olan Allah
din-i hak : hak din, doğru din
ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler
evvel : önce
fenalık : kötülük
fıkra : kısa yazı
fitne : ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
harp : savaş
huzur : yakınında olma
iltica etme : sığınma
katliâm : bir yerde bir anda çok kimsenin öldürülmesi
Mahkeme-i Kübrâ : âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme
muhterem : saygıdeğer
nass-ı Kur’ân : açık ve kesin bir hüküm ifade edilen Kur’ân âyeti
nüzûl olma : inme; felç olma
putperestlik : puta inanıp ona tapınma
seferberlik : savaş hâli
şefaat : af için aracılık yapma
tahammül : katlanma, yüklenme
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
asâ : baston, değnek
avdet : geri dönme
bâki : devamlı olan, sonsuz
bîhuş : akılsız, sersem
cerrahiye : cerrahlık; ameliyat
cevher : değerli şey
dellâl : ilan edici, duyurucu
eczâ : ilaçlar
ehl-i kalb : kalb ehli olanlar
fesübhânallah : “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” anlamında bir hayret ifadesi
hitap : seslenme
kaziyye : önerme, hüküm
mah : ay
muallim : öğretmen
mukaddem : evvel, önce
mü’min : iman etmiş, Allah’tan gelen herşeye inanan
mübarek : bereketli, hayırlı
peder : baba
sohbet-i Nebevî : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek sohbeti
tahammül : katlanma, dayanma
tayin etme : belirleme
tenbih etme : uyarma
terhis : askerlik görevinin sona ermesiyle serbest bırakılma
valide : anne
vilâyet : il
zahir : dış, hariçteki

Geri

Dipnotlar

Geri

1 : “O gençler mağaraya sığındıklarında, ‘Ey Rabbimiz,’ demişlerdi. ‘Bize yüce katından bir rahmet ver ve işimizde, Senin rızana erişmek için muvaffakiyet nasip et.” Kehf Sûresi, 18:10.
2 : Ölüm haktır.

Geri