Ana Sayfa

Risale.mobi

Külliyat'da Ara

MESÂİL-İ MÜTEFERRİKA

BİRİNCİ MESELE

Sual: Salâvatın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?

Elcevap: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma salâvat getirmek, tek başıyla bir tarik-i hakikattır. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salâvata ihtiyaç göstermiştir. Çünkü, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saadetleriyle nasibedardır. Nihayetsiz istikbalde, ebedü’l-âbâdda, nihayetsiz ahvâle mâruz ümmetin, bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihayetsiz salâvata ihtiyaç göstermiştir.

Hem Resul-i Ekrem hem abd, hem resul olduğundan, ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki: Ubudiyet halktan Hakka gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu es-salât ifade eder. Risalet Haktan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrâsına muvaffakıyet ister ki, selâm lâfzı onu ifade ediyor. Hem biz seyyidinâ lâfzıyla tabir ettiğimizden, diyoruz ki: Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ 1

İKİNCİ MESELE

Bir kardeşimizin uzun bir sualine kısa bir cevaptır.

Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ona saplanmışlar; küfür ve küfrâna girip, ahsen-i takvimden esfel-i sâfilîne sukut etmişler?

Elcevap: Tabiat namı verdikleri şey, şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyedir ki, mevcudatta zuhur eden ef’âl-i İlâhiyenin tanzim ve nizamını gösteren âdetullahın mecmu-u kavânîninden ibarettir. Malûmdur ki, kavânîn umûr-u itibariyedir; vücûd-u ilmîsi var, haricîsi yok. Gaflet veya dalâlet sâikasiyle Kâtip ve Nakkaş-ı Ezelîyi tanımadıklarından, kitabı ve kitabeti kâtip ve nakşı nakkaş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizamı nazzam, san’atı sâni tevehhüm etmişler.

Nasıl ki, bir vahşî ve insanların içtimâiyatını görmemiş bir adam muhteşem bir kışlaya girse, bir ordunun nizâmât-ı mâneviyeyle muttarid hareketini temâşâ etse, maddî iplerle bağlı tahayyül eder. Veyahut o vahşî, muazzam bir camie dahil olsa, görse ki, Müslümanların cemaat ve îdlerde muntazam, mübarek vaziyetlerini görse, seyretse, maddî rabıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.

Öyle de, vahşîden çok vahşi olan ehl-i dalâletin, cünûd-u semâvât ve arza mâlik olan Sultan-ı Ezel ve Ebedin muhteşem kışlası olan şu kâinata ve Mabûd-u Ezelînin mescid-i kebîri olan şu âleme girdikleri vakit, o Sultanın nizâmâtını tabiat namıyla yâd etse ve nihayet hikmetlerle meşhûn şeriat-ı kübrâsını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve câmid, karma karışık tezahürattan ibaret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşî hayvan dahi denilmez.

Çünkü, o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen Sözlerde ve sair risalelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir surette o tabiat fikr-i küfrîsi öldürüldüğü ve Yirmi İkinci Sözde gayet kat’î bir surette ispat edildiği gibi; her zerrede, her sebepte bütün mevcudatı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki Vacibü’l-Vücudun bütün sıfatını onda kabul etmek gibi nihayetsiz muhal ender muhal bir dalâlet, belki dalâletin divaneliğinden gelen mânâsız hezeyanlardır.

Elhasıl: O Sözlerde gayet kat’î bir surette ispat edilmiş ki, tabiatperest adam bir ilâh-ı vâhidi kabul etmediği için, gayr-ı mütenâhi ilâhları kabul etmeye mecburdur. O ilâhlar, herbirisi herşeye muktedir olmakla beraber, bütün ilâhlara hem zıt, hem misil olarak şu kâinatın intizamı içinde birleşsin. Halbuki, bir sineğin kanadından tut, tâ manzume-i şemsiyeye kadar hiçbir yerde bir sinek kanadı kadar şerike yer yoktur ki, parmak karıştırsın.

2لَوْكَانَ فِيهِمَا الِٰهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ ferman-ı kat’î, şirk ve iştirâkin esâsâtını kat’î bir burhanla keser.

ÜÇÜNCÜ MESELE

Küfür, mânevi bir cehennemin çekirdeği olduğunu İkinci Sözde ve Sekizinci Sözde ve başka Sözlerde ispat edildiği gibi, maddî bir cehennem dahi onun meyvesidir. Cehenneme duhulüne sebep olduğu gibi, Cehennemin vücuduna dahi sebeptir. Zira küçük bir hâkim, küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa; bir edepsiz ona dese, “Beni tedip etmezsin ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, onun için bir hapishane icad edecek, onu içine atacaktır.

Halbuki, kâfir, Cehennemi inkârla, nihayetsiz gayret ve izzet ve celâl sahibi ve gayet büyük bir zâtı tekzip ve tâciz ediyor, yalancılıkla ve aczle ittiham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak, Cehennemin hiçbir sebeb-i vücudu bulunmazsa, o derece tekzip ve tâcizi tazammun eden küfür için Cehennemi halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.

DÖRDÜNCÜ MESELE

Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalâlet dünyada ehl-i hidayete galip oluyor?

Elcevap: Çünkü, küfrün divaneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve istidâdât-ı insaniye sermayesini, fâni şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette ham cam ve câmid cemed, elmas fiyatıyla alındığı için, en âlâ cam ve en eclâ cemed alınır.

Bir vakit elmasçı zengin bir adam divane olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altın verir. O zengin divaneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir. Hattâ çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, birer altın alıyorlardı.

Hem bir vakit bir padişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ-yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itaat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.

İşte küfür bir divâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâki metâ yerine fâni metâı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl-i dalâletin hissiyatları şiddetlidir. İnadı, hırsı, hasedi gibi herşeyi şediddir. Bir dakika meraka değmeyen birşeye bir sene inat eder.

Evet küfrün divaneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir lâtife-i insaniye sukut eder; ebedî şeyler yerine fâni şeyler alır, yüksek fiyat verir.

Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi, ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez.

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا 3

BEŞİNCİ MESELE

Mühim bir sırr-ı âyet:

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, mecmûu mu’cize olduğu gibi, her bir sûresi dahi bir mu’cize, hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu’cize veya bir lem’a-i i’câzı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahâbeden bahseden âhir-i Sûre-i Feth olan âyeti, ki 4 مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ dan başlar, bütün huruf-ı hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahabenin tabakat-ı meşhuresinin -ki Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud, Ashâb-ı Suffa, Ehl-i Bîat-ı Rıdvan gibi şöhretgîr-i âlem tabakatın- esmâsının adedine işaret ediyor. Ve şu âyetten evvelki 5 هُوَ الَّذِىۤ اَرْسَلَ رَسُولَهُ âyeti, altmış üç harf olduğundan, ömr-ü Nebeviyyeye işaret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevînin adedini gösterir. İşte, âhirdeki âyetin adedi iki yüz altmıştır. Ashab-ı Bedir, şühedâ-yı Uhud’la beraber, Bedirle Uhud şühedâsından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla, iki yüz altmıştır.

Aynı âyetteki hurufat gibi Ashab-ı Bedir, Ashab-ı Suffa ile söylediğimiz şartla beraber, iki yüz altmış dört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefa-yı Erbaa veya Hamse-i Âl-i Abâdan dördüne işaret vardır.

Âyette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashab-ı Bedir ve Uhud ve Suffanın esmâsına ne derece muvafık adet göstermesine, gelecek hurufata dikkat et:

Hemze lâfzî (9) gayr-ı melfuzu (15) muvafık geliyor.

ب(4)ت(8)ث(3) muvafık,ج (8) muvafık,ح(3)
خ(10)د(6)ذ(3) muvafık.
ر(16) muvafık, ز (6) muvafık, Uhud ve Suffa’dan
س(7) muvafık, Suffa’dan ش(2) muvafık, Suffa’dan
ص(2) muvafık, Bedir’denض(2) muvafık, Suffa’dan ط(1)
ظ(3) Uhud’da Abâdile-i Seb’a, Hulefâ-yı Selâse ع
(10) muvafık, Suffa’dan غ(6) ف(14) ق(1) muvafık, Bedir’de
ك (6)ل(34) م(24) muvafık, ن(16) muvafık, هـ (16)
و(15)ى (12) muvafık,ل ا(2)ا(18) muvafık…

İşte şu hurufatın yarısı Ashab-ı Bedir ve Suffa ve Uhud’da muvafık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-ı muvafık olanlar başka tabakâtın adedine muvafıktır. Mesela, Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi tabakât-ı meşhureye...

Hem câ-yı dikkattir ki: 6ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا âyetinde şu âyet gibi, bütün huruf-u hecâiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak, o hurufatın tekraratı acip bir tarz-ı münasebettedir. Şu âyet ise birbirine bakıyor. Kardeş kardeşine muvafık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurufatın vazifesi, âyetin mânâsını teyid ederek, bahsettiği Sahabelerin esmâsına bakıyorlar. Evet, şu âyet-i kerîme, cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü, yine kelimeleriyle, hurufatıyla aynı mânâya işaret eder. Meselâ, şu âyetin hurufatları Ashaba baktıkları gibi, kayıtları da Ashabın sıfat-ı meşhuresine bakar. O sıfatı göstermekle o sıfat sahiplerine parmak basıyorlar.

Mesela: 7 وَالَّذِينَ مَعَهُ daki maiyet-i hassa, sohbet-i mahsusayı zikretmekle Ebu Bekiri’s-Sıddık’ın medar-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hassa ile başına parmak basıyor.

8 اَشِدَّاۤءُ عَلَى الْكُفَّارِ şiddet-i hamiyet-i İslâmiyeyle küffâra galebe-i kat’iyesiyle şöhretşiâr olan Hazret-i Ömer’i âyine gibi gösterir.

9رُحَمَاۤءُ بَيْنَهُمْ şefkat-i rahîmâneyle meşhur-u enâm olan Hazret-i Osman-ı Zinnûreyne parmak basıyor.

10تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا kaydıyla, rükû ve secdede devam ve kesrette meşhur olan Hazret-i Aliyyi’l-Murtazâ’ya işaret ediyor.

11يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللهِ وَرِضْوَانًا cümlesiyle Ehl-i Bîat-ı Rıdvân’a,

12سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ Ashab-ı Suffa’ya,

13ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ fukahâ ve ulemâ-i Sahabeye,

14وَمَثَلُهُمْ فِى اْلاِنْجِيلِ Ashab-ı Huneyn ve Fetih, Uhud ve Bedir’deki Sahabelerin nâmdar yiğitlerine işaret ettiği gibi, enbiyadan sonra benî Âdem içinde en yüksek, en nâmdar, en mümtaz olan Sahabelerin medar-ı rüçhâniyetleri, menşe-i imtiyazları ve mâden-i meziyetleri olan secâyâ-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye ve muamelât-ı galiyeye o mezkûr kayıtlar ve sıfatlarla işaret ediyor.

O kayıtlarla diyor ki: Sahabelerin halka karşı vaziyetleri: Düşmanlarına şediddirler ve dostlarına ve mü’minlere rahîmdirler. Cenâb-ı Hakka karşı rükû ve secdede kemâl-i itâattadırlar. Her işlerinde Cenâb-ı Hakkın rıza ve fazlını kastederek kemâl-i ihlâstadırlar. Hem Sahabelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metanet ve terakki ve sebat ve tefevvuku, maziden Tevrat ve İncil’i işhad ederek mu’cizâne ve müstakbelden ibadet ve cihad vazifesinde harikulâde hareketleri ihbar ederek mu’cizâne mâzi ve müstakbelde iki ihbar-ı gaybiyeyle Sahabelerin i’câzkâr ahvâlini haber vermekle, şu âyette bir lem’a-i i’câzı gösterir. Ve âyetin daha başka çok işaretleri vardır. İzahı uzun olduğundan ve ihâtamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.

İşte, madem şu âyet, hem cümleleri, hem kelimeleri, hem hurufatıyla, ayrı ayrı vazifeleri gördükleri halde, mânâ-yı maksudun etrafında toplanıp ona bakıyorlar. Acaba bilmediğimiz ve beyan etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrar-ı acîbeyi cami olduğu anlaşılmaz mı?

ALTINCI KÜÇÜK BİR MESELE

Otuz üç adet Sözlerin ve otuz üç adet Mektupların mecmuuna Risaletü’n-Nur namı verilmesinin sırrı şudur ki:

Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rastgelmiştir. Ezcümle, karyem Nurs’tur, merhume validemin ismi Nuriye’dir, Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir, Kadirî üstadım Nureddin.

Kur’ân üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyade alâkadarı Nur isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyade izah ve tenvir eden, nur misâlidir. Kur’ân-ı Hakîmdeki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meşgul eden, اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَ اْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ 15 âyetidir. Hem hakaik-i İlâhiyede müşkûlâtımın ekserisini halleden Esmâ-i Hüsnâdan Nur ism-i nurânîsidir. Hem Kur’ân’a şiddet-i sevk ve inhisar-ı hizmetim için hususî imamım Zinnûreyn’dir.

اَللّٰهُمَّ يَا نُورَ النُّورِ- وَيَا مُنَوِّرَ النُّورِ - وَيَا مُصَوِّرَ النُّورِ - وَيَا مُقَدِّرَ النُّورِ - وَيَا مُدَبِّرَ النُّورِ - وَيَا خَالِقَ النُّورِ - وَيَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ - وَيَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ - وَيَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ - وَيَا نُورًا لَيْسَ مِثْلَهُ نُورٌ - سُبْحَانَكَ يَالآ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ اَجِرْنَا (وَعَلِى) مِنَ النَّارِ وَادْخِلْنَا (وَادْخِلْ عَلِى) الْجَنَّةَ مَعَ اْلاَبْرَارِ وَنَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقَلْبَهُ وَقُبُورَنَا وَقَبْرَهُ بِأَنْوَارِ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ يَارَحِيمُ يَاغَفَّارُ وَصَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ وَاٰلِهِ اْلاَطْهَارِ وَصَحْبِهِ اْلاَخْيَارِ اٰمِينَ اٰمِينَ اٰمِينَ 16

Said Nursi

• • •

( 219 )( 221 )
Lügatler Dipnotlar Tüm Kitaplar Barla Lâhikası  ( 220 )  

Lügatler

Geri

âdetullah : Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipler
ahsen-i takvim : insanın en güzel bir şekilde ve tam kıvamında yaratılması
cemaat : topluluk
cünûd-u semâvât ve arz : gök ve yer orduları
dahil olma : içeri girme, katılma
dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
ef’âl-i İlâhiye : kâinattaki varlıkları ortaya çıkaran İlâhi fiiller; yaratma, şekil verme, rızıklandırma gibi
ehl-i dalâlet : hak yoldan sapanlar; sapıklıklar
esfel-i sâfilîn : aşağıların en aşağısı
gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık
hikmet : sır, incelik; fayda, gaye
içtimâiyat : toplum bilimi, sosyoloji
îd : bayram
kâinat : evren
Kâtip : bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah
kâtip : yazan, yazıcı
kavânîn : kanunlar
kitabet : yazı yazma
kudret : güç, iktidar
küfrân : nankörlük; Allah’ın ihsan ettiği nimetleri bilmeme ve hürmetsizlik etme
küfür : inkâr etme, kabul etmeme
Mâbud-u Ezelî : varlığının başlangıcı olmayan ve asıl ibadet edilmeye lâyık olan Allah
mâlik olan : sahip olan
malûm : bilinen, belli
masdar : kaynak
mecmu-u kavânîn : bütün kanunlar
mescid-i kebîr : büyük mescit
meşhûn : dopdolu, yüklü
mevcudat : varlıklar, var edilenler
mistar : ölçüt, cetvel
muazzam : azametli, çok büyük
muntazam : düzenli
muttarid : düzenli bir şekilde devam eden
mübarek : bereketli, değerli
nakış : işleme
nakkaş : nakış yapan, işleme ustası
Nakkaş-ı Ezelî : herşeyi san’atlı bir şekilde işleyen ve varlığının başlangıcı olmayan Allah
nam : ad
nazzam : düzenleyen
nihayet : son
nizam : düzen, kanun
nizâmât : nizâmlar, düzenler
nizâmât-ı mâneviye : mânevî nizâmlar, düzenler
rabıta : bağ
sâika : sevk eden sebep
sâni : sanatkâr, sanatçı
sukut etme : alçalma, düşme
Sultan-ı Ezel ve Ebed : başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah
şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiye : Allah’ın bütün âlemde geçerli olan yaratılış kanunları
şeriat-ı kübrâ : büyük şeriat
tabiat : canlı cansız bütün varlıklar, doğa
tahayyül etme : hayal etme
tanzim : düzenleme
temâşâ etme : seyretme
tevehhüm etme : sanma
umûr-u itibariye : varsayılan emirler, işler
vahşî : medeni olmayan, yabanî
burhan : kuvvetli ve sağlam delil
câmid : cansız
celâl : azamet, haşmet
dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
divanelik : akılsızlık, delilik
duhul : girme
elhasıl : kısaca, özetle
esâsât : esaslar
ferman-ı kat’î : kesin ferman, buyruk
fikr-i küfrî : küfür ve inkâr düşüncesi
gayet : çok
gayr-ı mütenâhi : sınırsız, sonsuz
hâkim : hükmeden, yargıç
halk etme : yaratma
hezeyan : boş söz, saçmalama
icad etme : var etme, ortaya çıkarma
ilâh : kendisine ibadet edilen, Allah
ilâh-ı vâhid : birtek ilâh, Allah
intizam : disiplin, düzen
iştirak : ortak olma, katılma
izzet : değer, itibar
kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
kat’î : kesin
kudret : güç, iktidar
küfür : inkâr, kabul etmeme
manzume-i şemsiye : güneş sistemi
mevcudat : varlıklar
misil : benzer, eş değer
muhal ender muhal : imkansızlık içinde imkansızlık
muktedir : iktidar sahibi, gücü yeten
nihayetsiz : sınırsız
suret : şekil
şerik : Allah’a ortak koşulan şey
şirk : Allah’a ortak koşma
tabiat : canlı cansız bütün varlıklar, doğa
tabiatperest : herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia eden, tabiatçı
tahayyül etme : hayal etme
tedip etme : edeplendirme, cezalandırma
acz : âcizlik, güçsüzlük
âlâ : en üstün
bâki : devamlı ve kalıcı olan
câmid : cansız
celâl : azamet, haşmet
cemed : buz
dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
divane : akılsız, deli
ebed : sonsuzluk
ebedî : sonsuz
eclâ : en parlak, cilâlı
ehl-i dalâlet : hak yoldan sapanlar, inançsızlar
ehl-i hidayet : doğru ve hak yolda olanlar
ehl-i küfür ve dalâlet : inkârcılar, hak yoldan ayrılanlar
fâni : geçici olan, ölümlü
farz-ı muhal : olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme
fıtraten : yaratılış gereği
gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık
galip olma : üstün gelme
gayet : çok
gayret : hamiyet, şeref, haysiyet
halk etme : yaratma
hased : kıskançlık
hırs : şiddetli istek ve arzu
hissiyat : duygular, hisler
istidâdât-ı insaniye : insanın yaratılışında var olan kabiliyet
itaat etme : emre uyma
ittiham etme : suçlama
izzet : değer, itibar
kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse
küfür : inanmama, kabul etmeme, inkâr etme
lâtife-i insaniye : insandaki ince duygular
letâif : lâtifeler; insandaki duyular ve duygular
maraz-ı asabî : sinir hastalığı
metâ : kıymetli eşya, mal
mü’min : iman eden; Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan
nihayetsiz : sınırsız
sebeb-i vücud : varlık sebebi
sekr : sarhoşluk
serkeşâne : başıbozuk bir şekilde
sukut etme : alçalma, değer kaybetme
şedid : şiddetli
tâciz : rahatsız etme
tazammun eden : içine alan, kapsayan
tekzip : yalanlama
âhir : son
âhir-i Sûre-i Feth : Kur’ân’ın 48. suresi olan Fetih Sûresinin sonu
Ashâb-ı Bedir : Bedir Savaşına katılan Sahabiler
Ashâb-ı Uhud : Uhud Savaşına katılan Sahabiler
Bedir Şühedâsı : Bedir Savaşında şehit olan Sahabiler
ehemmiyet : önem
Ehl-i Beyt-i Nebevî : Peygamberimizin ailesinden olanlar
ehl-i dalâlet : hak yoldan sapanlar, inançsızlar
esmâ : isimler
Hamse-i Âl-i Abâ : Hz. Peygamberimizle (a.s.m.) birlikte kızı Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin
Hulefa-yı Erbaa : dört büyük halife
hurufat : harfler
huruf-ı hecâ : alfabe harfleri
istiğfar etme : af dileme
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan : açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
lem’a-i i’câz : mu’zicelik parıltısı
maraz-ı kalbî : mânevî kalp hastalığı
mecmû : bütün, hepsi
ömr-ü Nebeviye : Peygamber efendimizin (a.s.m.) ömrü
Sahâbe : Hz. Peygamber’i (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar
sırr-ı âyet : âyetin sırrı
şöhretgîr-i âlem : dünyaya nâm ve şöhret salmış
Şühedâ-i Uhud/Uhud Şühedâsı : Uhud Savaşında şehit olan Sahabiler
tabakat-ı meşhure : meşhur, bilinen tabakalar
tazammun etme : içine alma, kapsama
Abâdile-i Seb’a : ismi Abdullah olan meşhur yedi sahabe
acib : ilginç, şaşırtıcı
Ashab : Sahabeler; Peygamberimizin (a.s.m.) arkadaşları
Ashâb-ı Bedir : Bedir Savaşına katılan Sahabiler
Ashâb-ı Uhud : Uhud Savaşına katılan Sahabiler
âyet-i kerime : şerefli, değerli âyet; Kur’ân’ın her bir cümlesi
câ-yı dikkat : dikkat çekici, ilginç
esmâ : isimler
gayr-ı melfuz : okunmayan
gayr-ı muvafık : uygun olmayan
hemze : elif
Hulefâ-yı Selâse : ilk üç büyük halife
hurufat : harfler
huruf-u hecâiye : alfabedeki harfler
lâfız : ifade, kelime
muvafık : denk, uygun
Sahabe : Hz. Peygamber’i (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar
sıfat-ı meşhure : meşhur sıfatlar, özellikler
tabakât : tabakalar, dereceler
tabakât-ı meşhure : meşhur bilinen tabakalar, sahabiler
tarz-ı münasebet : münasebet, bağlantı şekli
Ashâb-ı Bedir : Bedir Savaşına katılan sahabiler
Ashâb-ı Fetih : Mekke’nin fethine katılan sahabiler
Ashâb-ı Uhud : Uhud Savaşına katılan sahabiler
benî Âdem : Âdemoğulları, insanlar
enbiya : nebiler, peygamberler
fukahâ : fıkıh âlimleri
galebe-i kat’iye : kesin galibiyet, zafer
kesret : çokluk
küffar : kâfirler, inkârcılar
maiyet-i hassa : özel maiyet, has yardımcılar
medar-ı fahr : övünç kaynağı, övünme sebebi
medar-ı rüçhâniyet : üstünlük sebebi
meşhur-u enâm : her tarafta şöhret olan, bilinen
mümtaz : seçkin, üstün
nâmdar : ünlü, şöhretli, meşhur
rükû : namazda eğilmek
Sahabe : Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar
sohbet-i mahsusa : özel sohbet
şefkat-i rahîmâne : çok özel ve mükemmel bir şefkat ve merhamet duygusu
şiddet-i hamiyet-i İslâmiye : İslâmî fedakârlık duygusunun güçlü olması
şöhretşiâr : âleme şöhret salmış
ulemâ-i Sahabe : Sahabenin âlimleri
zikretmek : anmak, hatırlatmak
tazammun etme : içine alma, kapsama
tekerrür : tekrarlanma
tekrarat : tekrarlar
teyid etme : doğrulama, destekleme
ziyade : çok, fazla
ümerâ-yı askeriye : askerî âmirler, komutanlar
vükelâ : askerî âmirler, komutanlar; bakanlar
tevehhüm etme : sanma
tezahürat : görünüşler, belirmeler
Vâcibü’l-Vücud : varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah
vahşî : medeni olmayan, yabanî
vücud : varlık
vücud-u haricî : haricî varlık; varlığı dışarıda görünen, nesnel
vücûd-u ilmî : ilmî varlık; sadece bilgi olarak var olan
yâd etme : anma, hatırlama
zuhur eden : görünen
ahlâk-ı âliye : yüksek, üstün ahlâk
ahvâl : hâller, durumlar
amel : iş, davranış; dinin emirlerini yerine getirme
beyan etme : açıklama, izah etme
cami : kapsayan, içine alan
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
cihad : mücadele; din uğrunda çaba harcama
esrar-ı acîbe : acaip, tuhaf sırlar
ezcümle : meselâ, örneğin
fazl : iyilik, lütuf
fevkalâde : olağanüstü
hurufat : harfler
i’câzkâr : mu’cizeli; benzerini yapmakta başkalarını âciz ve hayrette bırakan
ihâta : kavrama
ihbar etme : haber verme
ihbar-ı gaybiye : gayb âleminden, bilinmeyenden haber verme
işhad etme : şahit gösterme
izah : açıklama
karye : köy
kemâl-i ihlâs : mükemmel ve kusursuz ihlâs, samimiyet
kemâl-i itaat : tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme
lem’a-i i’câz : mu’cizelik parıltısı
mâden-i meziyet : meziyet, ahlâk, huy mâdeni, kaynağı
mânâ-yı maksud : kastedilen mânâ, anlam
mâzi : geçmiş zaman
mecmu : bir şeyin tamamı
menşe-i imtiyaz : imtiyaz ve seçkinlik kaynağı
merhume : vefat eden kadın
metanet : sağlamlık, kararlılık
mezkûr : adı geçen
mu’cizâne : mu’cizeli bir şekilde
muamelât-ı galiye : üstün davranışlar
mü’min : iman eden; Allah’a ve Onun peygamberlerle bildirdiği şeylere inanan
müstakbel : gelecek zaman
nâkıs : eksik, noksan
Nakşî : Nakşî tarikatına bağlı kimse
nam : ad
rahîm : merhametli, şefkatli
rıza : memnuniyet, hoşnutluk
Risaletü’n-Nur : nurun risalesi; Risale-i Nur’un diğer bir adı
rükû : namazda eğilmek
alâkadar : alâkalı, ilgili
ekser : çoğunluk
Esmâ-i Hüsnâ : Allah’ın en güzel isimleri
hakaik-i İlâhiye : Allah’ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler
inhisar-ı hizmet : hizmeti tekeline alma
ism-i nurânî : Allah’ın Nûr ismi
izah eden : açıklayan
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
misâl : örnek
müşkûlat : güçlükler, zorluklar
şiddet-i sevk : şiddetli gönderme, yönlendirme
tenvir eden : aydınlatan
Zinnûreyn : iki nur sahibi, Hz. Osman’ın lâkabı
ziyade : çok, fazla
Sahabe : Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar
sebat : kararlılık
secâyâ-yı sâmiye : yüksek ahlâk ve karakterler, vasıflar
şedid : şiddetli
tefevvuk : üstün gelme
terakki : ilerleme
valide : anne
abd : kul
ahvâl : haller, durumlar
alâkadar : alâkalı, ilgili
Aleyhissalatü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
cihet : yön, taraf
dergâh : Allah’ın yüce katı
ebedü’l-âbâd : sonsuzların sonsuzluğu, âhiret
es-salât : Peygamberimiz için yapılan dua
Hak : her şeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah
hikmet : sır, incelik; fayda, gaye
icrâ : yürütme, yerine getirme
istikbal : gelecek
kesret : çokluk
lâfız : söz, kelime
mahbubiyet : sevgili olma
mâruz : birşeyin tesirine uğrama
mazhar : erişme, nail olma
memuriyet : memurluk, görevlilik
mesâil-i müteferrika : çeşitli meseleler
muvaffakiyet : Allah’ın yardımıyla başarılı olma
nasibedar : hissedâr, pay sahibi
nihayet : son
nihayetsiz : sonsuz
rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
reis : önder, rehber; Hz. Muhammed (a.s.m.)
resul : elçi, peygamber
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
risalet : elçilik, peygamberlik
saadet : mutluluk
salât : Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan dua
salâvat : Peygamberimize (a.s.m.) edilen rahmet ve esenlik duaları
selâmet : esenlik, güven
seyyidinâ : efendimiz
sirayet etme : yayılma, geçme
tarik-i hakikat : hakikat yolu
ubudiyet : kulluk
ümmet : Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolundan giden mü’minler
ya Rab : ey Rabbimiz; ey herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ım
zikretme : anma, söyleme

Geri

Dipnotlar

Geri

1 : Allah’ım, Senin kulun ve resulün olan efendimiz Muhammed’e ve onun bütün âl ve ashabına salât eyle.
2 : “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.” Enbiyâ Sûresi, 21:22.
3 : “Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlersek, bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.
4 : “Hz. Muhammed (a.s.m.) Allah’ın resulüdür.” Fetih Sûresi, 48:29.
5 : “Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidâyet ve hak din ile gönderen Odur.” Fetih Sûresi, 48:28.
6 : “Sonra Allah, bu kederin ardından size bir emniyet, bir uyuklama hali verdi...” Âl-i İmrân Sûresi, 3:154.
7 : “Onunla beraber olanlar...” Fetih Sûresi, 48:29.
8 : “Kâfirlere karşı şiddetli...” Fetih Sûresi, 48:29.
9 : “Kendi aralarında merhametlidirler.” Fetih Sûresi, 48:29.
10 : “Sen onların rükû ve secde ettiklerini görürsün.” Fetih Sûresi, 48:29.
11 : “Onlar Allah’ın lütfunu ve rızasını isterler.” Fetih Sûresi, 48:29.
12 : “Yüzlerinde secdelerin izlerinden nişanları, alâmetleri vardır.” Fetih Sûresi, 48:29.
13 : “Bu, onların Tevrattaki vasıflardır.” Fetih Sûresi, 48:29.
14 : “İncildeki vasıfları ise şöyledir: …” Fetih Sûresi, 48:29.
15 : “Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misâli, bir lâmba yuvası gibidir...” Nur Sûresi, 24:35.
16 : Ey bütün nurlar Onun nûrunun ancak bir kesif gölgesi olan Nurların Nûru, Ey maddî ve mânevî bütün nurlar ve umum nûrâniyat Ondan feyiz alan Nurların Münevviri, Ey her nûra ve nûrânîye ve herbir nurlu mahlûka meşîet ve kudretiyle sûret-i maddiye ve mâneviyesini veren Nurların Musavviri, Ey bütün nurların bütün keyfiyâtını ilim ve irâdesiyle takdir eden ve maddî ve mânevî miktarlarını veren Nurların Mukaddiri, Ey bütün nur ve nûrânîleri bütün levâzımâtıyla halk eden ve bütün nurları sevk ve idâre ve tedbir ve teshir eden Nurların Müdebbiri, Ey bütün nurları halk eden Nurların Hâlıkı, Ey her nurdan önce var olan Nûr-u Ezelî, Ey bütün nurların sönüp gitmesinden sonra bâkî kalan Nûr-u Sermedî, Ey Nûru bütün nurların fevkinde olan ve azamet-i nûrâniyetiyle bütün mevcûdâta hükmeden Nûr-u Semâvât ve Arz, Ey hiçbir nur hiçbir cihetle Onun nûruna misil olamayan Nûr-u Mukaddes ve Muallâ olan Allah’ım! Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok. El-aman, el-aman! Bizi (ve Ali’yi) Cehennem ateşinden kurtar. Bizi (ve Ali’yi) iyiler zümresiyle beraber Cennete koy. Bizim kalblerimizi ve onun kalbini, bizim kabirlerimizi ve onun kabrini iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır, ya Rahîm, ya Gaffâr! Âlemlerde seçilmiş Muhammed’e, onun tertemiz âline ve hayırlı Sahabîlerine salât et. Âmin, âmin, âmin.

Geri