Ana Sayfa

Risale.mobi

Külliyat'da Ara

Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir şâkirdi olan Yusuf’un bir fıkrasıdır.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ وَبِهِ نَسْتَعِينُ 1

Rahîm, Raûf ve zü’l-Minen Hazretlerinin inayet ve lütuflarından olarak, tevbe ve istiğfar gibi kullarına ihdâ eylediği, miftâh-ı kerem ve ihsana, çok günahkâr ve terbiyesiz olan ben sefil Yusuf Toprak, bütün fezâyıh ve i’tisaflarıma rağmen, tevessül ettikçe bana fazlından verdiği mazhariyetin kıymetini takdir etmek, ona şükreylemek şöyle dursun, bilakis küfran-ı nimet, defâatle nakz-ı ahd, irtikâb-ı kizb ve hıyanet eylediğim için, derin kasavete, kesif zulmete, müthiş dalâlete hakkıyla mâruz kalan kalbimin, ruhumun aldığı müzmin ve münkis yarayı tedavi çaresini taharri yolunda aklımı, zevkimi kaybetmiş, adeta çılgın bir hale girmiştim. Başvurduğum her tabib-i mânevîden aldığım ilâçlar, yaramı tedaviye, aklımı iknâa, lehfemi iskâta kâfi gelmedi.

Bizzarure, 2قُلْ يَاعِبَادِىَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلٰى اَنْفُسِهِمْ âyet-i celilesinin mefhumuna tevessülen, me’lûf olduğum denâetlerden mütehassıl koyu lekeleri kal ve tathîre ve tarik-i Hakta sebata muîn olacak bir rehberi ararken, ortada hiçbir sebeb-i zahirî olmadığı halde, memleketimden Kastamonu’ya nefyim, şüphesiz, nefsime giran gelmiş ve hattâ yeis ve teessüfe kapılmıştım. Bilmiyordum ki, bu nefyimle,

وَعَسٰۤى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰۤى اَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ 3

فَعَسٰۤى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا 4

âyetlerinin sırrına mazhar edecek ve iltiyamı, ümit ve imkânsız gördüğüm mânevî yaralarımın tedavisine muktedir doktorların ve yanlarındaki kuvvetli mualecenin eserini, varlığını ve ism-i Hayy ve Hakîmin cilvesini şefkaten göstermek suretiyle, bana minnet üstünde minnet-i uhrevî yapmak içindir. Bu mülevves ahlâkımla ben neciyim ki, bu ihsân-ı azime nail olayım diye şaştım. Fakat, lehü’l-hamd ve’l-minne,

7مَنْ طَلَبَنِى وَجَدَنِى 5وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا 6يَجِدِ اللهَ غَفُورًا رَحِيمًا

gibi işârât-ı celîle hatırıma gelmekle, bir derece mütesellî oldum.

Ey yaramın doktoru ve ey dalâlet uçurumunda yuvarlanan ruhumun halâskârı, ve ey İlâhî ve kudsî yolların rehberi; Evvelden hiç muarefemiz yokken, seni kal’a üstünde ilk ve tesadüfen gördüğümde “Dalâletten halâsın, Allah’ın rahmetine vüsulün en kısa yolu var mı?” diye sordum. “Çok kısa bir çare-i Kur’âniye vardır” diye buyurdunuz. Fakat dalâletim, gafletim, enâniyetim itibarıyla bu kısa ve merdâne cevaptaki hikmet-i azîme, nebeân-ı rahmete dikkat etmedim. Ruhuma ihanet ederek aldırmadım. Ve felâket-i mâneviyede bir müddet daha kalmış oldum.

Vaktâ ki, Risale-i Nur hattâ enhâr-ı Nur demesine şâyeste olan mektuplardan, yine tesadüfen elime geçen bir nüshayı görünce ve münderecatındaki hakaike dalınca, inayet-i Rabbânî, mu’cizat-ı Kur’ânî, himemat-ı Sübhânî, kerâmât-ı ruhânî eseri olmalıdır ki, kasî kalbime, âsi ruhuma, gafil aklıma, mağrur vicdanıma, sakîm düşünceme tak diye bir tokmak vuruldu. Bir intibah halkası takıldı. Hemen düşündüm. “Ulemanın midâd-ı aklâmı, şühedanın kanından mübecceldir” ve

9اَلْعُلَمَاۤءُ وَرَثَةُ اْلاَنْبِيَاۤءِ 8عُلَمَاۤءُ اُمَّتِى كَأَنْبِيَاۤءِ بَنِى اِسْرَاۤئِيلَ

gibi hadislerle Hazret-i İsâ’nın (a.s.) Havâriyûna, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) Ensara tekliflerini ve onların icabetini hatırladım. Adeta, fetret devri denmeye sezâ olan bu zamanda, irsiyet-i Nübüvvet makamında, i’lâ-yı kelimetullah uğrunda maddeten uğraşan seyl-i dalâletle kapanmış olan râh-ı Hakka çığır açan bir recül-ü fedâkâra iltihak ve muavenet etmek ve bu vesileyle fırsatı ganimet bilerek, zulümattan nura mazhar olmak lüzumunu his ve intikal ettim. Pek âdi bir mahlûk olduğum ve kalbime müstevli, ağır dalâlet darbesi, kalın perdesi altında hasta bulunduğum için, fazileti, mâneviyatı anlamam. Zira, fazileti takdir edebilmek, fazileti bilmekle mümkündür. Yalnız, bunca mesâvi ve mütereddit hareketlerimle huzur-u sâmilerine lütfen kabulümde, yüksek ruhunuzdan yağan samimî şefkat, hakikî refet, halîmâne iltifat, kerîmâne hüsn-ü kabulünüz beni birtakım ümitlere, ihtiyarsız muhabbetlere sevk ve büyük sürurlara gark etti. Ancak Allah’ın en âciz, en aşağı, en günahkâr, en zâlim bir mahlûkunu arkadaşlığına kabul ve tahammül eden, bir şahsiyet-i alelâde olamayıp, kuvvetli püştibane, fütur götürmez bir mesnede mâlik olmak lâzım geldiğini teyakkun edebildim.

11وَابْتَغُوا اِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُوا فِى سَبِيلِهِ 10وَحَسُنَ اُولٰۤئِكَ رَفِيقًا

Riyakârlık olmasın, selim fikrinizden, ciddî tavrınızdan, Kur’ân’a ittibâ ve temessük yolundaki doğru irşadınızdan, hakikî sözlerinizden, samimî telkininizden, umumî hayırhah hissiyatınızdan kalbime, mecruh ruhuma uzanan tîğ-i şifa, neşter-i ümidin tesiriyle dilşad ve mutmain oldum. Türlü türlü evhamın açtıkları menfezlerden, rahnedar kalan ruhuma tamam ve muvafık buldum. Zira,

12وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِى اُنْزِلَ مَعَهُ
13وَالَّذِينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ
14وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا
15وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللهِ فَقَدْ هُدِىَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
16فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى
17وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَاهُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ
18هٰذَا بَياَنٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّقِينَ
19تِلْكَ حُدُودُ اللهِ
20قَدْ جَاۤءَكُمْ مِنَ اللهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ
21وَاَنَّ هٰذَا صِرَاطِى مُسْتَقِيمًا
22مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِ

ve saire gibi hakikatler dimağıma yerleşti. Elbette bu keyfiyet bana hacc-ı ekber, râh-ı saâdet, ömr-ü ebed, tayr-ı devlet, enfâl-i ganimet sebebi olunca, sürurumdan ne kadar kabarsam ve siz halâskâr ve hakîm-i derdime, ne kadar teşekkür ve izhar-ı mahmidet eylesem hakkım olmaz mı? İşte bu vesiledir ki, beni Kur’ân dellâlının, Risale-i Nur Müellifinin şakirtliğine tahsis ve kabul ettirmek gibi, azîm lütuflarına mazhar kılan Rabb-i Rahîmime karşı, dünyada kaldığım ve imkân bulduğum müddetçe kalemimi, hayatımı bu uğurda istimal etmeye söz ve karar verdirdi.

Fazlaca söz söylemeye salâhiyetim ve o mertebeye istihkakım olmadığından, şimdilik kısa kesiyorum. Hizmetiniz umumî ve müessir, âmâliniz muvaffak, himmetiniz âli ve daim, emeğiniz makbul, sa’yiniz meşkûr, hayatınız mes’ut, ömrünüz efzûn, sıhhatiniz mahfuz olsun. Sonsuz minnettarlığımın kabulünü, mânevî himmet ve teveccühünüzün devamını rica eder, nurla meşgul, nurlu ellerinizi öperim, efendimiz, büyüğümüz. 15 Şubat 1359.
Talebe namzedi, sefil
Yusuf Toprak

• • •

( 285 )( 287 )
Lügatler Dipnotlar Tüm Kitaplar Barla Lâhikası  ( 286 )  

Lügatler

Geri

âdi : basit, değersiz
âli : yüce
âmâl : ameller, işler
âsi : isyan eden
âyet-i celile : yüce âyet; yüksek mânâlar içeren âyet
azîm : büyük
bilakis : aksine, tam tersine
bizzarure : ister istemez, zorunlu olarak
cilve : görüntü, yansıma
çare-i Kur’âniye : Kur’ân’ın çaresi
daim : devamlı
dalâlet : hak yoldan ayrılma, sap-kınlık
defâatle : defalarca
dellâl : duyurucu, ilân edici
denâet : alçaklık, aşağılık
dilşad olma : sevinme, gönlü hoş olma
dimağ : akıl
efzûn : fazla, uzun
ehemmiyetli : önemli
enâniyet : benlik, gurur
enfâl-i ganimet : ganimet malları; ele geçen değerli şeyler
enhâr-ı Nur : Nur ırmakları
evham : vehimler, kuruntular, şüp-heler
evvelden : önceden
fazilet : değer ve üstünlük
fazl : cömertlik, ihsan
felâket-i mâneviye : mânevî felâket
fetret devni : karanlık dönem, vahyin kesildiği mânevî buhran zamanı
fezâyıh : suç, hata
fıkra : mektup, kısa yazı
fütur : usanç, gevşeklik
gafil : âhireti ve Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz davranan
gaflet : duyarsızlık, mânevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli
ganimet : savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler; büyük ni-met
gark etme : boğma, daldırma
giran : ağır
hacc-ı ekber : farz olan hac ibadeti; arefe günü Cuma gününe rastlayan hacca da denir
hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hakaik : hakikatler, esaslar
hakikî : asıl, gerçek, doğru
hakîm-i derd : hekim, doktor
halâs : kurtulma
halâskâr : kurtarıcı
halîmâne : yumuşak bir şekilde, uysalca
Havâriyûn : Hz. İsâ’nın (a.s.) yardımcısı ve sahabesi olan on iki kişinin hepsine birden verilen ad
hayırhah : başkasının iyiliğini isteyen
hazret : saygıdeğer; saygı, hürmet maksadıyla büyüklere verilen ünvan
hikmet-i azîme : büyük hikmet
himemat-ı Sübhânî : her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Allah’ın himmetleri, mânevî yardımları
himmet : ciddi gayret; yardım
hissiyat : hisler, duygular
huzur-u sâmi : yüksek ve yüce huzur
hüsn-ü kabul : güzel kabul görme, kabul edilme
i’lâ-yı kelimetullah : Allah’ın ismini, dâvâsını yüceltmek, yaymak
i’tisaf : haksızlık, zulüm, doğru yoldan ayrılma
icabet : cevap verme
ihdâ eyleme : sunma, hediye etme
ihsan : bağış, ikram, lütuf
ihsân-ı azime : büyük ikram, lütuf
ihtiyar : irade
iknâ : razı etme, inandırma
İlâhî : Allah’a ait
iltifat : ilgi gösterme
iltihak : katılma
iltiyam : iyileşme, yaranın kapan-ması
inayet : yardım
inâyet-i Rabbânî : Allah’ın inâyeti, yardımı
intibah : uyanış
intikal etmek : anlamak, kavramak
irsiyet-i Nübüvvet : peygamber varisliği
irşad : doğru yolu gösterme
irtikâb-ı kizb ve hıyanet eyleme : yalan söylemek ve hainlik etmek gibi kötü işler yapma
iskât etme : susturma, dindirme
ism-i Hakîm : Allah’ın herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yarattığını bildiren ismi
ism-i Hayy : Hayy ismi; Allah’ın hakiki hayat sahibi olduğunu ve her canlıya hayat verdiğini bildiren ismi
istiğfar : af dileme, tevbe etme
istihkak olma : hak kazanma, hak etme
istimal etme : kullanma
işârât-ı celîle : büyük işaretler
ittibâ : tabi olma, uyma
izhar-ı mahmidet : övme, methetme
kâfi : yeterli
kal : birşeyi kökünden koparıp atma
kasavet : katılık, kalb katılığı
kasî : katı, hissiz
kerâmât-ı ruhânî : ruhânî kerâmetler
kerîmâne : çok lütufkâr ve cömert bir şekilde
kesif : yoğun, katı
keyfiyet : durum, esas
kudsî : mukaddes, kutsal
küfran-ı nimet : nimete karşı nankörlük
lehfe : kaybolan veya yok olan birşey için üzülme
lehü’l-hamd ve’l-minne : hamd ve minnet Allah’a mahsustur
lütuf : iyilik, bağış
mağrur : gururlu
mahfuz : korunmuş
mahlûk : yaratılmış, varlık
makam : derece
makbul : kabul gören
mâlik : sahip
mâneviyat : mânevî âleme ait olan şeyler
mâruz kalan : birşeyin tesirine uğrayan, etkisinde kalan
mazhar etme : nail etme, eriştirme
mazhar kılan : eriştiren, kavuşturan
mazhar olmak : nail olmak, erişmek
mazhariyet : nail olma, bir nimete erişme
me’lûf : ülfet etmiş, a