Ana Sayfa

Risale.mobi

Külliyat'da Ara

بِاسْمِ مَنْ (تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ) اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ 1

Aziz, sıddık, vefâdâr, sebatkâr kardeşlerim,

Cenâb-ı Hakka yüz binler şükür ve hamd olsun. Sizin gibi sadık, ciddî, faal zâtları Risale-i Nur’un etrafında toplayıp bağlamış; iman ve Kur’ân hizmetinde kuvvetli ve nurlu kalemlerini çalıştırtıyor.

Kardeşlerim, bu defa irsâlâtınız o kadar beni memnun ve minnettar etti ki, herbir sahifesi bir kıymettar hediye ve güzel bir mektup hükmünde göründü, hüzünlerimi, gamlarımı izale edip ve kalbimi sürur ve sevinçle doldurdu. Cenab-ı Erhamürrâhimîn onların hurufları adedince size rahmet etsin ve sizden razı olsun.

Hâfız Ali kardeşim; Bir zaman Barla’da Cuma gecesinde dua ederken, senin “Âmin” sesini iki defa sarihan işittim. Arkama baktım, dedim: “Hâfız Ali ne vakit gelmiş?” Dediler: “O burada yoktur.”

Ben şimdi o vâkıadan diyebilirim ki, üç dört saat mesafeden duâma âmin’ini işittirmesi, otuz günlük mesafeden buradaki zaif davet ve duama kuvvetli ve tesirli bir âmin hükmünde olan yazıların imdadıma yetişmesi çok mânidar bir tevafuktur.

Sıddık Sabri; Senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman bir hiss-i kablelvuku ile kalbime geldi: Bu zât mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden razı olsun.

Abdülmecid’e, Beşinci Şuayı haber vermiştim, cevap gelmedi. Belki ihtiyâten sükût ettiler, göndermedim. Siz, evvelce muhabere ediniz, sonra gönderebilirsiniz. Eğer Hastalar Risalesini bana gönderirseniz, İhtiyarlar Risalesi de beraber olsa daha iyi olur. Mektubunuzda selâm gönderen vefadar kardeşlerime binler selâm.

Bugünlerde mânevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyan edeyim.

Biri dedi: Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî techizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derecede hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?

Ona cevaben dediler: Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’câzıyla o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.

Elbette böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerrep ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın i’câz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır, diyerek uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum.

Bu hâdise münasebetiyle yine bugünlerde hatırıma gelen bir vâkıayı beyan ediyorum.

Ben, namaz tesbihatının âhirinde otuz üç defa kelime-i tevhidi zikrederken, birden kalbime geldi ki: Hadis-i şerifte, “Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer.” 2 Risale-i Nur’da o saat var; çalış, o saati bul, ihtar edildi. Âdetâ ihtiyarsız bir surette, Kur’ân’ın âyetü’l-kübrâsının iki tefsiri olan iki Âyet i Kübrâ risalelerinden mülâhhas tefekkürî bir tekellüm, tam bir saat devam etti. Baktım, size gönderdiğim Âyetü’l-Kübrâ risalesinin Birinci Makamın hülâsasından müntehap güzel bir sırrını hülâsa ile, Yirmi Dokuzuncu Lem’a-i Arabiyeden müstahreç nurlu, tatlı fıkralardan terekküp ediyor.

Ben, kemâl-i lezzetle, her gün tefekkürle okumaya başladım. Birkaç gün sonra hatırıma geldi ki: Madem Risale-i Nur bu zamanın bir mürşididir, talebelerine bir vird-i ekber olabilir diye kaleme aldım. Ve bütün risalelerin hususî menbaları, madenleri olan binden ziyade âyât-ı Kur’âniyeyi, kendi Kur’ânımda, evvelce işaretler koyup bir Hizb-i Âzam-ı Kur’ânî yapmak niyet etmiştim. Şimdi bu Hizb-i Âzam ve bu vird-i ekber, Risale-i Nur mensuplarına bazı eyyam-ı mübarekede okunması için bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşaallah bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıtlarını tefhim için vakit bulsam, gayet kısa haşiye gibi birşeyi yazacağım. Umum kardeşlerime ve hizmet-i Kur’âniyede bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyakla binler selâm.

Dualarınıza muhtaç
Said Nursî

• • •

( 22 )( 24 )
Lügatler Dipnotlar Tüm Kitaplar Kastamonu Lâhikası  ( 23 )  

Lügatler

Geri

alâkadar : alâkalı, ilgili
âmin : “Allah’ım kabul eyle”
aziz : izzetli, çok değerli, saygın
Cenâb-ı Erhamürrâhimîn : merhametlilerin en merhametlisi olan şeref ve azamet sahibi yüce Allah
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
faal : çalışkan, hareketli
gam : sıkıntı, üzüntü
hamd : övgü, teşekkür
huruf : harfler
aziz : izzetli, çok değerli, saygın
ecel : ölüm zamanı
ehl-i dünya : dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
eyyam-ı mübareke : mübarek günler
fedakâr : kendini bir hizmete adayan; davası uğrunda değerli şeylerini gözden çıkarabilen
haşiye : dipnot
Hizb-i Âzam : Risale-i Nur’da geçen Kur’ân âyetlerinin toplandığı eserin adı
hizmet-i Kur’âniye : Kur’ân hizmeti
hususan : bilhassa, özellikle
inşaallah : Allah dilerse, izin verirse
istirahat-i kalb : kalp rahatlığı, iç huzuru
iştiyak : çok kuvvetli arzu ve istek
maatteessüf : üzülerek, ne yazık ki
metanet : sağlam duruş, kararlılık
mevt : ölüm
sadakat : bağlılık, sebat
sako : üste giyilen erkek elbisesi (palto, ceket, aba gibi)
sebat : kararlılık
sebatkâr : sebat eden, kararlı
sıddık : çok doğru ve bağlı
sürur : mutluluk, sevinç
şevk : çok istek ve arzu, coşku
tahattur eden : hatırlayan
tazyikat : baskılar
tefhim : anlatma, açıklama
umum : genel, bütün
vefadar : vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan
vird-i ekber : büyük dua, zikir; Yirmi Dokuzuncu Lem’a
irsâlât : gönderilenler
izale etme : giderme, ortadan kaldırma
katrecik : damlacık
kıymettar : kıymetli, değerli
minnettar : iyilik yapan birisine karşı duyulan teşekkür hissi
rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
sadık : doğru sözlü, dürüst; bağlı
sarihan : açıkça
sebatkâr : sebat eden, kararlı
sıddık : çok doğru ve sadık
Sûre-i İbrahim : Kur’ân’ın 14. sûresi olan İbrahim Sûresi
sürur : mutluluk, sevinç
şükür : nimetlere karşı memnunluk gösterme, Allah’a teşekkür etme
vefâdâr : vefâlı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan
zarfında : içinde
ziyade : çok, fazla
âmin : “Allah’ım kabul eyle”
:
avâm-ı mü’minîn : Müslüman halk tabakası
bâhusus : hususan, özellikle
beyan etme : açıklama, anlatma
cereyan : akım, hareket
cüz’î : az, küçük, ferdî
ebeden : sonsuza kadar
efkâr-ı âmme : genel düşünce, kamuoyu
ehemmiyetli : önemli
Hastalar Risalesi : hastalar ve hastalıklarla ilgili çeşitli tahlillerin yapıldığı risale; Yirmi Beşinci Lem’a
hiss-i kablelvuku : birşeyi olmadan önce hissetme duygusu
hususî : birşeye veya birine ait olan, özel
hülâsa : kısaca özet olarak
ıslah : düzeltme, iyileştirme
İhtiyarlar Risalesi : ihtiyarlarla ve ihtiyarlıkla ilgili çeşitli tahlillerin yapıldığı risale; Yirmi Altıncı Lem’a
ihtiyaten : tedbir, önlem olarak
imdad : yardım
istinadgâh : dayanak, sığınak
kâfi : yeterli
kalb-i umûmi : genel prensip, kaide
Kur’ân’ın i’câzı : Kur’ân’ın mu’cizeliği, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olması
küllî : büyük ve kapsamlı; bütün fertleri içine alan
mânidar : mânâlı, anlamlı
muannid : inatçı, direnen
muhabere : haberleşme, konuşma
muhavere : karşılıklı konuşma
muhit : kapsayıcı, kuşatıcı
muvaffak : başarılı
müfsit : bozguncu, bozucu
rahnelenen : yaralanan
sikke : damga, işaret
sükût etme : sessiz kalma, susma
şeâir : işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler
tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
tahşidat : öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma
techizat : donanım
tedarik edilen : hazırlanan
teraküm edilen : biriktirilen, toplatılan
tevafuk : uygunluk, anlamlı denklik
tevhid : birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve buna inanma
umumen : genel olarak, bütünü kapsayan
vâkıa : olay
vefadar : vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan
vicdân-ı umumî : kamu vicdanı, genel halkın vicdanı
âhir : son
âyât-ı Kur’âniye : Kur’ân’ın âyetleri
Âyetü’l-Kübrâ/Âyetü’l-Kübrâ risalesi : en büyük delil anlamına gelen Risale-i Nur’da bir bölüm; Yedinci Şua
beyan etme : açıklama, anlatma
cereyan etme : meydana gelme
edviye : devâlar, ilâçlar
evvelce : daha önce
fıkra : bölüm, kısım
hadis-i şerif : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hadsiz : sınırsız
hakkalyakîn : bizzat yaşayarak elde edilen kesin bilgi
hâsiyet : özellik
hüccet : güçlü ve sarsılmaz delil
hülâsa : özet
i’câz-ı mânevî : mânevî mu’cizelik
ihtar edilme : hatırlatılma, uyarılma
ihtiyarsız : istek ve irade dışı
inkişafat : inkişaflar; açılmalar, gelişmeler
kelime-i tevhid : “Allah’tan başka ilâh yoktur” anlamında “lâ ilâhe illâllah” ifadesi
kemâl-i lezzet : tam ve eksiksiz bir lezzet
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan : açıklamalarıyla ve anlatımıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
küllî : bütün fertleri içine alan, kapsamlı
medar : kaynak, vesile, dayanak
menba : kaynak
mücerrep : tecrübe edilmiş, denenmiş
mükâleme : karşılıklı konuşma
mülahhas : özü çıkarılmış, özetlenmiş
münasebet : bağlantı, ilişki
müntehap : seçilmiş
mürşid : irşad eden, doğru yolu gösteren
müstahreç : çıkarılmış, alınmış
namaz tesbihatı : namazdan sonra tesbih çekip dua etme bölümü
rahne : yara
risale : küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un bölümlerinden her birisi
suret : biçim, şekil
şükretme : verdiği nimetlerden dolayı Allah’a teşekkürlerini sunma
tefekkür : Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme
tefsir : açıklama, yorum
tekellüm : konuşma
terakkiyat : yükselmeler, ilerlemeler
terekküp etme : birleşme, meydana gelme
tiryak : derman, ilâç
vâkıa : olay
vird-i ekber : büyük dua, zikir
Yirmi Dokuzuncu Lem’a-i Arabiye : Arapça yazılan, Tefekkürname adındaki Yirmi Dokuzuncu Lem’a
ziyade : çok, fazla

Geri

Dipnotlar

Geri

1 : “Yedi gökle yerin ve onların içindekilerin Onu tesbih ettiği ve her şeyin ancak Onu övüp tesbih ettiği” (İsrâ Sûresi, 17:44) Zât olan Allah’ın adıyla. Ayrılık günlerindeki dakikaların âşireleri adedince Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
2 : el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:310; Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 4:409 (Kitâbu’t-Tefekkür); el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:78.

Geri