Ana Sayfa

Risale.mobi

Külliyat'da Ara

Aziz, sıddık kardeşlerim; Risale-i Nur’un hakkaniyetine ve ehemmiyetine dair bir imza-yı gaybî hükmünde olan yazdığınız mecmua-i işârâta, Lâhikadan intihap ettiğinizden iki misli daha ilâve ettik. Eğer siz de kendinize öyle bir mecmua yazmışsanız, ilâve ettiğimiz miktarı size de göndereceğiz. Bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risale i Nur’da bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları ispat ediyor.

Evet, kardeşlerim, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İncil-i Şerifte demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin. (Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin)” demesiyle Kur’ân’ın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi, tesellîsidir.

Evet, bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zeval ve tahribatları içinde ve bu boşluk nihayetsiz fezada herşeyle alâkadar olan insan için hakikî tesellîyi ve istinat ve istimdat noktalarını yalnız Kur’ân veriyor. En ziyade o tesellîye muhtaç bu zamandır. Bu asırda en ziyade kuvvetli bir surette o tesellîyi ispat eden, gösteren Risale-i Nur’dur. Çünkü zulümat ve evhamın menbaı olan tabiatı, o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş.

On Altıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakaik-i imaniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izah edip, aklı inkârdan ve tereddütlerden kurtarmış. İşte bu hakikat içindir ki, bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrarla beraber, aklı başında olanları Risale-i Nur’la meşgul ediyor. Re’fet Beyin mektubunda dediği gibi, “Risale-i Nur’un en bâriz hâsiyeti, usandırmamak. Yüz defa okunsa, yüz birinci defa yine zevkle okunabilir.” Pek doğru demiş. Risale-i Nur’un tercümanı, hakikî vazifesinin haricinde dünyadaki istikbaliyata ara sıra bakması, bir derece zâhirî bir müşevveşiyet verir. Meselâ, bundan otuz kırk sene evvel diyordu: “Bir nur gelecek, bir nuranî âlemi göreceğiz” deyip, o mânâ geniş bir dairede ve siyasette tasavvur edilmiş.

Hem bundan on dört, on beş sene evvel, “Dinsizliği çevirenler müthiş semavî tokatlar yiyecekler” diye büyük, geniş, küre-i arz dairesindeki bu dehşetli hâdiseyi, dar bir memlekette ve mahdut insanlarda tasavvur etmiş. Halbuki istikbal, o iki ihbar-ı gaybiyeyi tasavvurunun pek fevkinde tefsir ve tâbir eyledi.

Evet, Eski Said’in “Bir nur âlemi göreceğiz” demesi, Risale-i Nur dairesinin mânâsını hissetmiş, geniş bir dâire-i siyasiye tasavvur ettiği gibi; sırr-ı 1اِنَّا اَعْطَيْنَا ’nın remziyle, on üç, on dört sene sonra, “Dinsizliği, zındıklığı neşredenler, pek müthiş tokat yiyecekler” deyip o hakikatı dar bir dairede tasavvur etmiş. Şimdi zaman, o iki hakikati tam tâbir ve tefsir etti.

Evet, başta Isparta vilâyeti olarak Risale-i Nur dairesi birinci hakikati pek parlak ve güzel bir surette gösterdiği gibi; ikinci hakikati de, medeniyet-i sefihenin tuğyanını ve maddiyunluk HAŞİYE tâununun aşılamasını çeviren ve idare eden ervah-ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semavî tokatlar, geniş bir dairede, o sırr-ı 2 اِنَّا اَعْطَيْنَا ’nın hakikatini tam tamına ispat etmiş.

Risale-i Nur, kat’î burhanlara istinaden hükümleri, sâir hakaikte, aynı aynına, tevilsiz, tâbirsiz hakikat çıkması ve yalnız işârât-ı tevafukiye ve sünuhat-ı kalbiyeye itimaden beyanatı, böyle dünyevî olan mesâil-i istikbaliyede neden bazan tâbir ve tevile muhtaç oluyor diye hatırıma geldi.

Böyle bir cevap ihtar edildi ki: Gaybî istikbal-i dünyevîde ve dünya işlerinde, başa gelen hâdisâtı bildirmemekte Cenab-ı Erhamürrâhimînin çok büyük bir rahmeti saklandığını ve gaybı gizlemekte çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız müphem ve mücmel bir surette, ya ilham veya ihtarla, bir emareyi vesile ederek, keşfiyatta ve rüya-yı sadıkada, bir kısım gaybî hakikatleri ihsas eder. O hakikatlerin hususi suretleri vukuundan sonra bilinir.

Kardeşlerim, bu defa Hilmi Beyle gelen Re’fet ve Rüştü’nün mektupları bizi çok sevindirdi. Zaten Hüsrev, Re’fet, Rüştü Risale-i Nur’a intisapta eskiden beri beraber bulunmalarından, ben birisini tahattur etsem, üçü birden hatıra geliyor. Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ki, bu dehşetli fırtınalar, onları ve sizleri sarsmadı. Mâşaallah, Re’fet, şimdi de eski sadakatini ve tam alâkasını tamamıyla muhafaza ettiğini anladık. Bir iki senedir ondan hiçbir mektup ve hizmet-i Kur’âniyedeki vaziyetinden bir haber alamamıştım, merak ediyordum. Bu defa mektubunda, “Ne vakit bir araya gelsek, Sözler’den birini açıp okuyoruz, tatlı tatlı istifade edip, Üstadımızla görüşüyoruz” demesi, bizi sürurla şükre sevk etti. Sadakatte nâmdar Rüştü’nün mektubunda merak ettiğim noktaları beyan etmesi ve hizmet-i Nuriye tevakkuf etmemesi ve sizlere sıkıntı olmaması, bizi çok mesrur eyledi.

Latîf bir tevafuk: Ahmed Nazif’in bu defa çok meşgaleler içinde yazdığı, yalnız On Dokuzuncu Mektupta (Mu’cizat-ı Ahmediye [a.s.m.>) tevafukatın mecmuu, dokuz bin sekiz yüz otuz üç adede bâliğ olduğunu gördük. O Mektuptaki mu’cizat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) bir kerametidir diye hükmettik.

• • •

( 134 )( 136 )
Lügatler Dipnotlar Tüm Kitaplar Kastamonu Lâhikası  ( 135 )  

Lügatler

Geri

biçare : çaresiz
bilhassa : özellikle
biraderzade : kardeş oğlu, yeğen
cemaat : topluluk, toplum
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
ehemmiyet : önem
ehl-i dünya : dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
hakkaniyet : doğruluk, gerçekçilik
hâsiyet-i mümtaziye : üstün, seçkin özellik
hengâm : zaman, an
huruf : harfler
İbrahim : İbrahim Hulûsi
imza-yı gaybî : gizli bir imza
İncil-i Şerif : şeref sahibi İncil
intihap etme : seçme
irtibat : bağ, ilişki
kemâl-i ihlâs : tam bir ihlâs, samimiyet
kemâl-i mahviyet : tam mânâsıyla tevâzu içinde olma, alçak gönüllülük gösterme
kemâl-i samimiyet : tam bir samimiyet, içtenlik
kesretli : pek çok
Lâhika : ek; Yirmi Yedinci Mektup olan Lâhikalar
mecmua : kitap
mecmua-i işârât : işaretler mecmuası, kitabı
mesrur : sevinçli, mutlu
misl : eş değer, benzer
mübarek : bereketli, değerli
münasip : uygun
şükür : nimetlere karşı memnunluk gösterme, Allah’a teşekkür etme
tab etme : basma
takdir etme : beğendiğini dile getirme
teşebbüs : başvurma, girişme
vehham : aşırı derecede vehimli, kuruntulu
ziyade : çok, fazla
alâkadar : alâkalı, ilgili
asır : yüzyıl
bâriz : açık, belli
beşer : insanlar
dâire-i siyasiye : siyaset dairesi
ekser : çoğunluk
evham : kuruntular, şüpheler
fevkinde : üstünde
feza : uzay, gökyüzü
hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları
hakikat : asıl, esas
hakikî : asıl, gerçek
hâsiyet : özellik
ihbar-ı gaybiye : bilinmeyen bir şeyle, gelecekle ilgili haber verme
istikbal : gelecek
istikbaliyat : geleceğe ait şeyler, hâdiseler
istimdat : yardım isteme
istinat : dayanma
izah etme : açıklama
kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
keşf : mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme, açığa çıkarma
küre-i arz : yerküre, dünya
mahdut : sınırlı
menba : kaynak
müşevveşiyet : karışıklık
neşr : yayma
nihayetsiz : sınırsız, sonsuz
remz : ince işaret
semavî : gökten gelen
suret : biçim, şekil
tabiat : canlı cansız varlıklar, maddî âlem; materyalist düşünce
tâbir : ifade, anlatma
tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
tasavvur : düşünme, zihinde canlandırma
tefsir : açıklama, yorum
tılsım : sır, gizli gerçek
zahirî : görünüşte
zeval : geçip gitme, sona erme
zındıklık : dinsizlik, inançsızlık
ziyade : çok, fazla
zulümat : karanlıklar
beyanat : açıklamalar, izahlar
burhan : delil, kanıt
Cenâb-ı Erhamürrâhimîn : merhametlilerin en merhametlisi olan şeref ve azamet sahibi yüce Allah
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
cihet : yön, taraf
ehemmiyetli : önemli
emare : belirti, işaret
ervâh-ı habîse : kötü ruhlar
gayb : bilinmeyen ve görünmeyen âlem
hâdisât : olaylar
hadsiz : sonsuz
hakaik : gerçek mahiyetler, asıl ve esaslar
hakikat : gerçek, esas
haşiye : dipnot, açıklayıcı not
hikmet : sebep, sır, gaye
hususi : özel
ihsas : hissettirme, hatırlatma
ihtar : hatırlatma, ikaz
ilham : Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ
intisap : bağlanma, mensup olma
istikbal-i dünyevî : dünyanın geleceği
istinaden : dayanarak
işârât-ı tevafukiye : tevafuk işaretleri
itimaden : güvenerek
kat’î : kesin olarak
keşfiyat : keşifler, manevî âlemlerde bazı hakikatleri keşfetme halleri
küre-i arz : yerküre, dünya
maddiyunluk : materyalistlik, herşeyi madde ile açıklamaya çalışma
medeniyet-i sefihe : dinen yasak olan zevk ve eğlencelere düşkün medeniyet
mesâil-i istikbaliye : gelecekle ilgili meseleler
mücmel : kısa, kısaca
müphem : belirsiz, gizli
nev-i beşer : insanlık
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan
rüya-yı sadıka : şeytanın karışmadığı doğru rüya
sâir : diğer, başka
semavî : gökten gelen
suret : biçim, şekil
sünuhat-ı kalbiye : Allah’ın yardımıyla kalbe gelen mânâlar
şükür : nimetlere karşı memnunluk gösterme, Allah’a teşekkür etme
tâbir : ifade, anlatma
tâbirsiz : yorumsuz
tahattur etme : hatırlama
tâun : veba, bulaşıcı ve ölümcül hastalık
tevil : yorum
tuğyan : azgınlık, isyan ve inançsızlıkta çok ileri gitme
vilâyet : il
vuku : ortaya çıkma
aded : sayı
bâliğ : erişen, ulaşan
beyan etme : açıklama, izah
dessas : hileci, aldatıcı
erkân : bir topluluğun ileri gelenleri, büyükler; kurmay sınıf
fıkra : belli bir düşünceyi anlatmak üzere kaleme alınan yazı; makâle
gaybî : bilinmeyen, gayb âlemine ait
havali : çevre, civar
hengâm : an, zaman
hizmet-i Kur’âniye : Kur’ân hizmeti
hizmet-i Nuriye : Nur hizmeti
hüsn-ü maişet : güzel ve rahat geçim
inayet : lütuf, iyilik, yardım
istifade etme : faydalanma, yararlanma
keramet : Allah’ın bir ikramı olarak görülen olağanüstü hâl ve fiil
latîf : güzel, hoş
mâşâallah : Allah nazardan saklasın, ne güzel
mecmu : toplam, bütün
medar : dayanak, kaynak
mesrur : sevinçli, mutlu
meşgale : meşguliyet, iş
mu’cizât-ı Ahmediye : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mu’cizeleri; On Dokuzuncu Mektup
muhafaza etme : koruma
münâfıkane : münâfıkça, iki yüzlü bir tavırla
nâmdar : meşhur, ünlü
nefs : can, hayat; kişinin kendisi
sadakat : bağlılık, sebat
suret : biçim, şekil
sürur : mutluluk, sevinç
şakirt : talebe, öğrenci
şükür : nimetlere karşı memnunluk gösterme, Allah’a teşekkür etme
tevafuk : denk gelme, uygunluk
tevafukat : denk gelmeler, uygunluklar
tevakkuf : durma, duraklama
zahir : açık, âşikar
zayiat : kayıplar

Geri

Dipnotlar

Geri

1 : “Biz sana verdik.” Kevser Sûresi, 108:1.
HAŞİYE : Evet, maddiyunluk tâununun hastalığı nev-i beşere bu dehşetli sıtmayı ve küre-i arza bu titremeyi vermiştir.
2 : “Biz sana verdik.” Kevser Sûresi, 108:1.

Geri